YAZABİLMEK
“Hikâye yazabilirmisin?” dediğinde, dişlerinin tok beyazlığına takılıydı gözlerim. Yaylada çimenle üstünde sıralanmış kuzular gibiydi. Giderek; bir sese, bir çığlığa dönüştüğünü farkettim kağıda düşmemiş kelimelerin. Henüz kurulmamış cümlelerin, toparlanmamış hikâyelerin.
Ben de bir hikâye yazabilirmiyim?
“Tabii yazabilirsin!..” diye gıdakladığını duydum içimdeki ruh karartıcı karganın. İyi…demek yazabilirmişim.
Sıkı durun, yazıyorum!…Ama kime? Kime olacak? Tabii ki okuyan çıkacak elbette, buraya yazmıştır diyerek. Okuruna lâyık olmaya çalışan yazarlar, liyakat nişanı almaya adaydırlar her yazılarıyla. “Güzel şeyler yazmak” ne güzeldir? Yazabilenlerin bahtı açık olsun. Tatlı bir esinti getiriyor yazmak, bir mutluluk dalgası yayıyor. Şimdi, “Hikâyeye başlamadın yahu” denildiğini hissediyorum ve ellerime bakıyorum. Ellerim olmasa, ellerim olmasa diye yazmasam delirir miyim? Hayır…
“Hikâyeye başlamadın yahu” denmesinden yola çıkıp, çıkmaz bir yola da sapabilirim. Umurumda değil. Daha baştan sarpa sarmış bir hikâye, “yazılmasa da olurmuş” dedirtecek bir hikâye yazmanın ne menem bir iş olduğu ortada. Ancak benim derdim başka…
Her cümlede dağları devirip bulutları yere serecek değilim ya. Hikâyeler yazıp, bunlarla övüneceğime, tepelere çıkıp yaratana poz verirken; her şimşek çaktığında kafamı göğe doğrultup “yine patlattın flaşını” derim…
Karadenizliye de bu yaraşır sanırım…
Haksız mıyım?