BUGÜN 23 NİSAN

Tarihsel bakımdan günün önemi, yedi düvel tabir edilen devletler tarafından parçalanılmak istenen Türkiye’nin; bağrından çıkan akl-ı selim sahibi kişilerin bir araya gelerek, yeni bir devletin ilk adımlarının atılması olarak tanımlanabilen bir gün olmasıdır.

 

Tarihi anlatacak değilim, çünkü; 7-8 yaşına gelen her Türk çocuğu günün önemini ve ne anlam ifade ettiğini öğrenmiş olur. Biraz daha bilgi geliştirerek de Kurtuluş Savaşını öğrenir. Uzun yıllar boyunca Ulusal Egemenlik Bayramı olarak kutlanan bu gün, 30 küsur senedir ismine Çocuk Bayramı ilavesiyle kutlanıp, bu bakımdan Dünya’da ilk ve tek olarak dikkati çeker.

 

 

Günün kutlanması esnasında herkesin bildiği üzere Devlet Erkanı sembolik bile olsa makamlarını bir günlüğüne çocuklara devreder…İstenir ki, çocuklar büyüdükleri zaman bu makamlara gelmek için uğraşsınlar, bunun için hevesli ve gayretli olsunlar. Ne ulvi bir düşüncedir!…Devletine yararlı bir fert olmak düşüncesini AĞAÇ YAŞ İKEN EĞİLİR Atasözü’ne uygun olarak çocuklara aşılamak… Takdir etmemek için aklı kıt olmak gerekir.

 

Ancak, son günlerde olagelen bazı olayları gördükçe, bu ulvi düşünceye oldukça ters davranış ve tutumlarla karşılaştığımız ortaya çıkmaktadır. Bir yanda devleti içten içe oymaya çalışan birtakım karanlık ve densiz güruhlar…Diğer yanda, kısır politik emeller uğruna yapılan veya yapılmak istenen, günün şartlarına uygun değişimleri baltalamak isteyen dar kafalı ve ne idüğü belirsiz siyasetçi tipleri. Çocuklar, örnek alacakları veya daha doğru bir deyişle örnek almaları gereken  büyüklerinin yaptığı olumsuz davranışları, ileri teknolojik olanaklar sayesinde gördükçe  gelecekleri ve emelleri hakkında şüpheye düşmezlerde ne olur!…

 

AKLIN YOLU BİRDİR düşüncesiyle,  çocuklarımızın bu mutlu gününde onlara örnek olabilecek tutum ve davranışlar içinde olunabilse…”Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan…” deyimine uygun olanaklar yaratılarak yılın her gününün bir 23 Nisan olabilmesi sağlanabilse..

 

Geleceğin temeli çocuklardır, başkaları değil…Önemli olan,bu çocukları gereğince yetiştirebilmek ve vatan – millet sevgisini iyi hasletlere tanık olmalarını sağlayarak temin edebilmektir…

DOMUZ GRİBİ

Nedendir bilinmez!…Son zamanlarda adeta üzerimde ölü toprağı var gibi.

 

Aslında değinmem gereken birçok güncel olay var, var ama içimden hiçbir şey yazmak geçmiyor ve üşeniyorum sürekli. Hangisine değineyim!…Demokratik Açılım denen Kürt azınlığın densizliklerini affetmeye yönelik ucube tasarı mı?Geçen ay şahit olduğum maden sahası dolandırıcılığı teşebbüsü mü? Geçici olarak içinde bulunduğum mali açmaz mı?….saymakla bitmez bunlar…

 

Bir dostumla sanal ortamda sohbet ediyordum ki, korkunç bir durumla ilgili şikayetleri dikkatimi celbetti. Olay sağlık sektörü ile ilgiliydi ve son zamanlarda vitrinden hiç ama hiç düşmüyordu. Okurlarım neden bahsettiğimi anlamışlardır hemen.  Domuz Gribi veya H1N1 denen virüs.

 

Sağlık sektöründe çalışan dostumun  açıklaması gerçekten korkunçtu. Çalıştığı hastanede iki adet virüs vakasıyla karşılaştıklarını; hastane yönetiminin birkaç tane olsa bile koruyucu maske alıp personele dağıtmadığını; Allah’a emanet edildiklerinden dem vurup, Sağlık Bakanlığının da aşı yapılmasını istediğini ama kimsenin gönüllü olarak aşı yaptırma yoluna başvurmadığını söylüyordu.

 

Elde edilen aşıların deneme amaçlı olarak 3.Dünya Ülkelerine gönderildiğini; Doktorların aşı olunmaması yönünde telkinlerde bulunduğunu da söyleyince meraklanıp şöyle bir dolaştığımda konu ile ilgili ilginç haberlere de rastladım.

 

Aşının ilk olarak üretildiği ABD’de, aşı yaptıran bir genç kızın yürüme yeteneğini kaybettiği; ilginç olanın ise, yürümeye çalışırken kasılıp birkaç saniye sendeledikten sonra yere düştüğünü ama geriye doğru yürürken veya koşarken zorluk çekmediğinden bahseden bir haberde; doktorların,  milyonda bir görülen bu nörolojik(-sinirsel) hastalığın H1N1 aşısıyla tetiklendiğini belirtmeleri de oldukça ilginç.

 

Doktorlar, bu vakadan dolayı insanların aşı olmaktan kaçınmamaları gerektiğini söylese de aşı ile ilgili tartışmalar daha da şiddetlenecek gibi görünüyor. Yazımı teknik bir bilgi ile tamamlarken; hijyene azami dikkat sarf etmeleri gerektiğini vurgulayayım.

 

ABD ile Kanada’ya yayılan ve Avrupa ile Avustralya’da da izlerine rastlanan virüs, insandan insana geçebiliyor ve insan, domuz ve kuş gribi karışımından oluşan bir virüs olarak tanımlanıyor.Domuzlardan kaynaklandığı tahmin edilen virüs, insandan insana, hapşırık, öksürük ve hatta ele bulaşması halinde tokalaşma yoluyla bulaşabiliyor

 

 

 

 

HAYIRLISI ARTIK!…

 

Sitemi hazırlarken aklımdan geçen ana tema, doğup büyüdüğüm yerlerin tarihsel ve kültürel kişiliklerini tanıtmak; şahit ve tanık olduğum olgu  ve bulguları irdeleyip paylaşım amaçlı ziyaretçilerime sunmak, bölgenin genel ve özel kültürel değerlerini tanıtmak, almış olduğum eğitim alanı içerisinde kalan güncel olayları irdelemekten başka bir şey değildi…

 

Kim derdi ki; bir olay ve buna bağlı olguları isim vermeden betimleyip yazdığım eleştirel yazıyı üzerine alan bir siyasetçi bozuntusunun, birtakım  tehditleri ve şikayetine maruz kalacağımı!..

 

Geçenlerde Mahalle Muhtarının haber vermesi üzerine ilçe savcılığına gittim ve şikayete dair ifademi verdim. Şikayette, yazımdan alıntılar ile hakaret ve iftiralarla karşı karşıya bulunduğunu iddia eden malum şahısın ifade tutanağını okuyunca o anda karar verdim ve bilerek kendimi okkanın altına atmaktan çekinmedim. Amiyane dille ÇANAK İFADE verdim savcıya…İstedim ki, sadece eleştirel bir yazı ve olabilecek sonuçları betimlediğim makalem 2007 başlarında yürürlüğe giren 5651 sayılı İnternet Suçları Yasası kapsamına girmediği halde, savcılık Kamu Hukuku adına dava açsın ve bu dava kapsamında olay genelleşsin…

 

Dün (28.05.2009) postacı iddianameyi getirdi. Umduğum gibi davacı K.H. ve suç Hakaret.

 

Aziz NESİN’in ZÜBÜK isimli romanını okuyanlar, romanın kahramanı İbraam ZÜBÜKZADE ve maceralarını bilirler. Komik bir dille yazılan ve filmi çekildiğinde rahmetli Kemal SUNAL’ın olağanüstü oyunuyla izleyicileri kırıp geçiren bir filmdir ve gerek sinemada gerekse TV kanallarında bu filmi izlemeyenin olduğunu da pek sanmam. Hele, Zübükzade’nin kendini kovalayan belde sakinlerinin şerrinden kurtulmak için bir mezarlığa girip abdestsiz ve destursuz namaza durarak bütün gün namaz kılması sahnesi milletin gülmekten yere yatmasına neden olmuştur ya; bu sahne ile karşı karşıya bulunduğum durum arasında bağlantı kurmaktan kendimi alamıyorum. Tabii ki bu bağlantıda Zübükzade tipi bizim malum şahıstan başkası değil…

 

Bizim siyasetçi dostumuz anlaşılan şahsımı tanımıyor olacak…Bunca yıllık hayatım boyunca ilk gençliğimdeki delidolu maceralarım nedeniyle belki 20 kez karakolda gecelediğim halde, hiçbir zaman adliyeyle işim olmadığını; sadece 3 kez hakim karşısında olduğumu (-ki bunun 2 tanesi zaten boşanma davasıyla ilgiliydi), kesinlikle ve kataan sabıka kaydım bulunmadığını, kursağımdan bir lokma olsun haram geçmediğini belki biliyordur belki bilmiyordur ama, bir zamanlar büyük bir partinin genel merkezinin bulunduğu ilde o partinin İl Başkan Yardımcılığı görevinde bulunduğumu bilmediği kesindir ki, şahsımı sahipsiz sanma yanılgısına düştüğü aşikâr…

 

Bundan sonrası Adalet mekanizmasına bağlı haliyle ve kırk tilkinin dolaştığı halde hiçbirinin kuyruğunun birbirine değmediği bir beyne sahip(-hehehe!…kendimi nasılda güzel ifade ediyorum dimi?) şahsım nasıl hareket edecek?

 

Sitemin kuruluş amacına ters olduğu halde yazma ihtiyacını duyduğum  bu olay nedeniyle sevgili ve saygıdeğer ziyaretçilerimi rahatsız ettiğimden dolayı özürler…Gönlüm istiyor ki yine ilgi çekici konular ve kişilikler bulup yazayım ki istifade edilsin. İnşallah o minvalde devam edeceğim…

HERKES LÂYIĞINI BULUR

 

 

Malum, küçük bir belde/köy’de yaşıyorum. Burada doğdum ve Allah(CC)’ın izniyle yine burada toprağa gireceğim. Önceki yazılarımda da değindiğim gibi, adeta bir cennettir yaşadığım yer. Bunu, doğup büyüdüğüm yer olduğu için değil; gerçekte böyle olduğu için, yılın 4 mevsimi 12 ayında yeşilin her tonunun hakim olduğu bir yer olduğu için bilhassa vurguluyorum. Günün önemi nedeniyle seçimlere değinmem kaçınılmazdır haliyle.

 

Aslında burada doğan veya başka yerlerde doğduğu halde kütük kaydı beldede olan insan sayısı 6500 civarındadır. 1990 nüfus sayımında köyde ikamet edenler 2064 çıktığı zaman, başta babam olmak üzere herkesin küçükte olsa katkılarıyla, daha iyi hizmet alabilmek, modernleşebilmek için belediye kurulması için uğraşıldı ve 1992 de bu gerçekleşti.

 

Babamın Ankara’daki dükkânında şahit olduğum bir görüşmenin sonucunda, siyasi görüş açısından ilgili olmadıkları halde köyün sözü geçen iki kişisinin desteği sonucu bir şahıs başkan seçildi. Bu şahıs başta köyün ihtiyacı olan birtakım hizmetlerin öncelikle gerçekleştirilmesi sonucu takip eden ilk seçimde de devam ettirdi reisliğini. Ancak ikinci döneminde hizmet yapacağına kendi çıkarlarını tercih etti. İşçilerin SSK primlerini ödemediği halde ödenmiş gibi göstermek, çok uygun bir yerde, köylülerce yapımı gerçekleştirilmiş ancak yarım kalmış 5 katlı bir binayı tamamlamak yerine yeni bir bina yapılmasına karar çıkarttı ve bu bina İller Bankası Kredisiyle yapıldığı için yıllarca belediyenin sırtında kamçı olarak kaldı. Kadirbilmezliği, nankörlükleri de cabası…Yapımı sırasında dolaylı yoldan cebe indirdiğini en iyi kendisi bilir haliyle… Değinmeden geçemeyeceğim: Komşu bitişik köylerin daha iyi yaşam imkânlarına sahip olmak için belediyeye mahalle olarak katılma isteklerini de oralarada hizmet veremeyiz düşüncesi ile nasıl reddettiği de halen kulaktan kulağa dolaşıyor…

 

Bir önceki yazımda değindiğim belediye başkanı yıllarca onun bıraktığı pislikleri temizlemeye çalıştı. Ödenmeyen SSK primlerini ödedi ve bu sayede zamanı gelen personel biraz geç olsa bile emeklilik hakkını elde ettiler. Ancak, reis sağlığını öne sürerek tekrar aday olmadığı için yeni bir başkan seçimi gerekti haliyle ve malum kişi de o kadar yüzsüzlüğü, bu kadar ayyuka çıkmış hırsızlığı varken yine de aday oldu.

 

Elimden geldiğince izah ettim belde halkına…Ona oy vermeyin de kime verirseniz verin dedim ve yaptıklarını hatırlattım tekrar tekrar. Ancak, hem küçük bir yer olduğu için hısım-akraba desteği, hem de vakti zamanında ona destek olmuş çıkarcı kişiliklerin de çabasıyla, az bir farkla da olsa  maalesef yine seçilmiş durumda şu an..

 

Görünen o ki, personel artık maaşını alamayacak, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi sonucu 2000 kişiye göre devlet desteği olacağı ve belediyenin gelir getirecek yatırımları bulunmadığı için, halkın baskısı nedeniyle yapılması elzem olan hizmetleri yapabilmek için yine borçlanma yoluna sapacağından işler daha da sarpa saracak ve hiçbir hizmet yapılamaz duruma gelinecek. Bu da; belediyenin kuruluş amacına tamamen aykırı olacağına göre!…

 

Vah zavallı belde halkım!…Yazımın başlığı boşuna öyle seçilmedi ki…

 

 

 

 

 

.

OĞUZ MUHTARI

 

OĞUZ MUHTARI

 

Nüfus kağıdında 1950 doğumlu olduğu yazar. Kendi ifadesine göre ise 1948 doğumludur. Büyük oğlunun 1967 li olduğu ve 18 yaşında evlendiğini söylediğine göre gerçeği de budur.

 

Beşikdüzü Öğretmen Lisesini bitirmiş, birkaç yıl değişik yerlerde öğretmenlik yaptıktan sonra 1970 yılından itibaren emekli olduğu 1996 yılına kadar köyünde sınıf öğretmenliği yapmıştır. Öğretmenlik ile birlikte arıcılığa da gönül vermiş, uzun yıllar arı kovanlarıyla boğuşmuş olup, halen de bu hobisini sürdürmektedir.

 

4 oğlu 1 kızı vardır. Büyük oğlu İnşaat Teknikeri olup, Reisliği döneminde sağ kolu olarak çalışmıştır. Şimdi ise Karadeniz Üniversitesinde teknik eleman olarak çalışmaktadır. 2 oğlu ise Polis Memurudurlar. Kızı Orman Bakanlığı’nda memur olarak çalışmakta olup, küçük oğlu hayata henüz adım atmış durumdadır.

 

1999 yılında Belediye Başkanı seçilmiştir. 2004 seçimlerinde de güvenoyunu devam ettirmiştir. İlk döneminde önceki başkan zamanından kalan borçları ödeyebilmek ve idame giderlerini karşılayabilmek için herhangi bir dişe dokunur hizmet projesi uygulamamıştır. Bu döneminde sadece ilçeyi beldeye bağlayan yolun asfaltlanması (-ki rivayet muhteliftir. Aslında bu hizmeti milletvekili Orhan BIÇAKÇIOĞLU’nun yaptığı söylenir) ve asıl yapılması gereken yerde değil de “Ne yapayım, 1500 m isale hattı gerektiriyordu da ondan burada yapıyoruz.” dediği bir su sondajı ile belde halkının su ihtiyacını sağlama alması işi göze batar. Belediyenin eski borçlarını ödeyebilmek ve personel ücretleri ile idame giderlerini karşılayabilmek için belde nüfusunun 2000 sayımlarında sahtekârlık denilebilecek şekilde 5100 küsur olarak sayılıp itiraz üzerine 3708 e düşürülmesi ve bu nüfus sayısı üzerinden alınan bütçe ödeneği dışında Belediye’ye gelir akışı sağlayabilecek herhangi bir yatırım yapmamış olması ise eksisidir ve halen de sırıtır. İkinci döneminde ise belde içi ana yolları parke taşı ile kaplamak,  su sistemini düzenlemek, bazı bölümlerde kanalizasyon yapmak gibi rutin çalışmalar yaptırmıştır.

 

Kişilik olarak dürüst biri olduğu kesindir. Önceki başkanın aksine herhangi bir yolsuzluğa izin vermemiş, şahsi zenginliğini arttırabilecek herhangi bir yola tevessül etmemiştir. Muhalif olsun, taraftarı olsun istisnasız bütün belde halkınca sevilir ve saygı görür.

 

Olumsuz yönü yok mudur? Vardır tabii. Hiçbir insan sütten çıkmış ak kaşık olmadığına göre , o’nun da menfi yönleri vardır tabii ki. Bunlardan biri ve en önemli olanı nedir bence bilir misiniz? Her zaman ve her halûkârda “24 saat görevimin başındayım” der. Der demesine de, belediyenin rutin işleri için belde dışında bulunduğu zamanlar haricinde vaktini kahvede batak veya hoşgin oynayarak geçirir genellikle. Bu özelliği Kadırga Yaylasında bulunduğu zamanlarda da geçerlidir. Bir de rakı düşkünlüğünü sayabiliriz de; bereket bu düşkünlük sadece belirli zamanlarda geçerlidir. Meselâ yaylada iken veya ayyaş(!!!…)dostlarıyla birlikte bulunduğu zamanlarda… Olsun, o kadarcık kusur kadı kızında da bulunurmuş ya…

 

 Kim bu Oğuz Muhtarı dediğin kişi diyeceksiniz tabi…Beşikdüzü/Türkeli Belediye Başkanı Hasan Hüseyin ALGAN’dan bahsediyorum.

 

Menfi yönleriyle de müspet yönleriyle de seni seviyoruz Kemal Hoca…Yaptığın veya yapmak isteyip de yapamadığın ne gibi işler varsa artık gerilerde kaldı…Adınız bakî kalan bu beldede anılarda bile olsa yaşayıp duracaktır…

 

SAĞOLASIN KEMAL HOCA!…

 

 

KURBAN VE ÇARPIKLIKLAR

  Kurban, kelime anlamıyla “yakınlaşma” demektir. Buradan hareketle kurban kesmek; Allah(C.C.)’a yakınlaşma gayesiyle, O’nun verdiği mallardan, kurban edilmesi mümkün olan birini, yine O’nun rızası için boğazlamak demektir.  Kurban kesmek ilk insanla beraber başlamıştır. Hz.Adem’in çocukları Allah için kurban kesmişlerdi ama birisinin niyeti halis olmadığı için onun kurbanı kabul edilmemiş, diğerinin ise kabul edildiği için  bunu kıskanan kardeşi diğerini öldürmüştü. Maide -27 de Kuran-ı Kerim bunu nakleder.Buradan hareketle kurbanda asıl olanın Allah rızası için kesme olduğu anlaşılır. Son zamanlarda dikkat ediyorum ve gözlemliyorum yaşadığım yerdeki gelenek ve görenekleri. İnsanlarının son yıllardaki tutumları ile çocukluğum zamanındaki gerçekleri kıyaslama imkânı da bulabiliyorum bu şekilde. Ve teessüf ederek belirteyim ki gidişattan hiç ama hiç memnun olduğumu söyleyemeyeceğim. Nasıl mı?… Öteden beri dini hususlarda hurafelere  karşı yersiz hayranlık olagelmektedir malumunuz. İnsanlar, işlerine nasıl geliyorsa öyle davranarak  çoğu gerçeği ve uyulması gereken kuralları değiştirmekten kaçınmıyorlar. Meselâ; cenazeden sonra verilmesi adet olan ıskat verilmiyor. Cenazeyi takibeden hafta yapılan mevlid merasimini cenaze evinde değil genellikle Cuma günleri namazdan sonra camide düzenliyor ve yapılması gereken ikramı cemaate meyve suyu ve bisküvi ile geçiştiriyorlar. Doğrusu ise, bu çerezlere sarfedilen paranın ihtiyacı olanlara verilmesi değil midir? Cuma namazına gelen cemaat mevlid dinleyip karnını doyurmaya mı gelmiştir? Bizzat yaşadım. Önceki yıllarda bir arkadaş iki hisse kurban keseceğini söylemiş ve “Yengemin emekli maaşı mı var?” diye sorduğumda, “Hayır, babasından kalan mal mülk var.” dediğinde bilgisizliğine yormuş, “Arkadaş, malın kurbanı olmaz, zekatı olur. Fakir Fukara Fonu veya Çocuk Esirgeme Kurumu’na makbuz karşılığı kurban bedeli kadar parayı ver, zekatınız olsun.” demiştim, ama arkadaş yine bildiğini okumuştu.  Kurbanın adabına aykırı olarak, sadece et yiyebilmek için, veya “Diğerleri kesiyor ben de keseyim…” mantığıyla; sonra vermek üzere veya temin ettiği borç parayla hisse alıp bir gramını bile dağıtmayıp dolabına kaldıranları da gördüm maalesef ve bunların çoğunlukta olduğunu da…Nerede kaldı üçte birini kesemeyenlere, üçte birini konu komşuya kalanını kendine kuralı? Bu mudur kurban kesmek!…

BAYRAM, İMANSIZLAR VE MÜNAFIKLAR…

Mübarek Ramazan Bayramınızı kutlar; mutluluk, sevgi, barış ve hoşgörü dolu günler dilerim. 

Genelde müminler ay boyunca sıkıntı çekti…Ancak, ruhen temizlendikleri gibi; düzenli beslenme sebebiyle, bedenen de vücutlarında bir yıl boyunca birikmiş gereksiz toksinleri temizledikleri için sağlıklarına da yararlı oldu. 

Tabii ki inanmayanlar, inandıkları halde inanmış görünenler; öyle veya böyle Oruç’u ya kötülediler ya da hakkında gereksiz bir sürü lâf ebeliği yaptılar haliyle. Yapsınlar…İnananlar için, sıkıntılar sonucu elde edilecek sevaplar yeterlidir. Malum…Türkiye’deki inanmayanlar veya din düşmanlığını marifet bilenler; yani Ateistler, kendileri çalıp kendileri söyledikleri bir forum sitesi  açmışlar ve höykünüp duruyorlar sürekli olarak. Tabii ki, bu gibi gafillerin iddialarına gülünüp geçilir, dinimize ve temel değerlerine yaptıkları densizlikler lânetlenir; gerektiğinde zeki ve inanmış kişiler tarafından tefe alınırlar ve bunu da tamamen hak ederler şüphesiz…  Şimdi de oradaki imanlı üyelerden biri tutmuş, güzel bir tartışma başlığı açmış…Bu başlığın ismi nedir biliyor musunuz?  Forum yetkililerinden, gerçek adını nick olarak kullanan bir imansıza dokunup “HACI TARİKATINA BAĞIŞLAR BAŞLAMIŞTIR. DUYARLI ATEİSTLER KREDİ KARTLARINI GÖZDEN GEÇİRSİNLER. DÜNYA’NIN TEK GERÇEĞİ PARA”  

Başlıkta değinilen ince husus aklımı kurcaladı; ve ister istemez bizzat yaşadığım bazı olguları aklıma getirdi…  Öteden beri dinimizce kutsal bilinen bazı günlerde camilere giden müminlerin ellerini ceplerine atmaları istenir. Mevlid Günlerinde, Kadir Gecesinde ve Bayramlarda namaz sonrası bu husus iyice ayyuğa çıkar. Tabii, oplanan bu paraların nereye sarfedileceği hemen herkes tarafından bilinmektedir.  Ancak, bazı açıkgöz kişiler bu durumu kötüye kullanmaktan çekinmemektedirler. Onlar için bu paralar extra gelir demektir.

Şöyle ki: Bilindiği üzere camilerin elektrik ve su giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır. Yani, faturalar hazırlanmakta ama tahsil edilmeden edilmiş gibi gösterilerek devlet giderleri arasında sayılmaktadır. Bu açıkgöz zevat ise, çoğu vatandaşımızın bilmediği bu hususu istismar edip paraları cukka etmekten çekinmemektedirler.  Ayrıca, cami ve avlu için sarfedilmesi elzem olan giderleri de şişirmekten çekinmeyenler de gözlemlenmiştir. 

İyi niyetli, gerçek müminler dışında kalan bu gibi kimseleri  lânetlemekten başka ne yapılabilir? Dinimize söven, temel  dini değerlere hakaret eden kâfirlerle bu kişiler arasındaki fark nedir?

KAHRAMANLIĞI KİMSELERE KAPTIRMAMAK

 İnsanlar, yaşadıkça sürekli yeni şeylerle karşılaşıyorlar. Karşılaşılan durumlar ilginç olduğu kadar; yararlı da olabiliyor, zararlı da… Her insanın bazı amaçları ve hedefleri vardır. Basitçe bugünlerde milyarlarca insanın TV başında izlediği olimpiyatları örnek verebilirim. Katılan sporcular ve ekiplerin tek amaçları vardır. Başarmak; daha yükseğe, daha uzağa, daha çabuk, daha güçlü… Başarı, ekip işidir. BİR ELİN NESİ VAR…İKİ ELİN SESİ VAR atasözümüzü düşününce  bunun doğruluğu kolayca ispatlanır. Bireysel olarak başarılı olmak tabii ki mümkündür, ancak bu durum sadece İSTİSNA KAİDEYİ BOZMAZ olarak tarif edilebilir. 100 ve 200 m de Dünya rekorları kırarak altın madalyalara ulaşan Jamaikalı Atlet Usain BOLT, TRT muhabirine ne diyordu?..”Başarımın sebebi çalışmak, daha çok çalışmak…Çalışmamın semeresini görüyorum işte!…” Ancak, Usain BOLT rekorlara ve madalyalara tek başına ulaştığı halde çalışmalarında itici güç görevi gören atlet arkadaşlarını, hocasını  da inkâr etmiyordu şüphesiz. Şimdi birisi veya birileri bir iş yapmaya çalışıyorlar diyelim. Bu işi yaparken işi başlatan veya başlatanlar; kendi kafalarına göre hareket etmek isterler, onlara göre kendi düşünceleri en iyisidir. “Ben veya biz bu işi şu şekilde yaparsak mutlaka başarırız!..” diye düşünürler. Derken yakın çevrelerinden birisi durumu öğrenince bakar ki bir şeyler eksik. Yapılması ve uygulanması gereken bir husus atlanmış…Eğer bu husus uygulanmazsa başarı ya mümkün değil ya da hedefe varılamayacak.  Arkadaşlık, dostluk ruhuyla eksik olanı anlatır…Sebebini izah eder…”Bu şekilde yaparsanız hedefe varmanız daha kolay olur. Eğer siz yapamayız diyorsanız, ben elimden gelen her şeyi seve seve yaparım.” der… Başlatan veya başlatanlar bakarlar ki söylenen doğru…Akıl ve mantık kuralları gereği bu hususun göz ardı edilmemesi gerek…Ancak; “İşi ben veya biz başlatıyoruz…Bildiğimiz gibi yapalım, nasılsa başarırız” diye düşünülür genelde. Tabii ki başarmak için temel unsur olan öneriyi uygulamazlar ve sonuçta iş başarılamaz…Tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüşür. Öneriyi yapanın önerisini dikkate alıp, yardımını kabul etselerdi hedefe varacaklardı şüphesiz. Ama DAR KAFALILIK dediğimiz durum ortaya çıkmıştır yine. Eğer, öneriyi dikkate alıp yardımı kabul etselerdi; elde edilecek başarı öneriyi yapana ait olacaktı haliyle ve bizimkiler ise KAHRAMANLIĞI KİMSELERE BIRAKMAK İSTEMİYORLARDI…

KESİK

Allah Allah!…Demek bu da gelecekti başıma…Hayret etmeme şaşırmayın…Herkesin başına gelebilecek bir şey gibi görünüyor.  ERİC’i, birader alıp Tataristan’a götürünce ve baba ocağına gelip evimi yaptıktan sonra, ilk olarak bir köpek aramaya başlamış ve geçenlerde Beşikdüzü’nde parkta gezinirken bir köpeğe rastlamıştım.  “Gel” diye seslendiğimde öyle bir gelişi vardı ki hem yüreğimi parçalamış hemde ısınmıştım hemen. Cins olduğu belliydi ama tasması yoktu. Şöyle bir sevip  okşadım…ayaklarıma sürünüp tipik köpek davranışıyla dostluk göstermesi yok muydu!… 

Gel diyerek arabama yöneldim, uslu uslu takip etti onca insanın arasından.…kapıyı açtığımda önce girmek istemedi. Kaçacak gibi oldu… Çağırdım, yılışarak geldi ve boğazını tutunca hemen atlayıverdi arabaya. Yakındaki nalbur’a gidip bir tasma ve zincir ile, bakkaldan tavuk eti aldım ve arka koltukta munis munis oturan hayvanın önüne gazete üstünde sundum. Oralı bile olmayınca, çiğ et yemediğini anladım. Adın KESİK olsun dedim birkaç kez. Beklediğim kişilerden, “gecikeceklerini; geceyi Beşikdüzü’nde geçiririz, siz köye gidin, bizi sabah alırsınız” mesajı gelince köye gelip, tasmasını taktım ve zincirini veranda profiline takarak bağladım. Denemek için sabaha kadar çözmedim  ve sabah baktığımda bıraktığım gibi olduğunu gördüm. Demek ki ihtiyaç gidermeyi birilerinden öğrenmiş. 

İki gün kadar tasma ile gezdirdim ve alıştırdım kendime. Sonra çözüp serbest bıraktığımda koşup zıpladıktan çevreyi dolaştıktan sonra gelip ayağımın dibine oturdu. Sahibi olarak kabullenmişti beni. Kabullenmeseydi, arabaya atıp aldığım yere götürerek bırakacaktım haliyle. Google’ı taradığımda ise cinsini öğrendim. AİNU cinsi Japon kırması kızak ve muhafaza köpeği imiş, avcılıkta da işe yarıyormuş. Körün istediği bir göz, Allah(CC) vermiş iki göz meselesi var ya… 

Bu sabah uyandım ve ihtiyacını görsün diye  çözerek TV başına geçtim. Birkaç dakika sonra sesler duyunca dışarı çıktım vee… Zavallı hayvan bir sürü serseri köpeğin saldırısına uğramış, komşulardan bir kadın kovalamış diğerlerini ama Kesik yerde ölü gibi yatıyordu, tasması birkaç metre ileride yerdeydi. Her tarafı ıslanmıştı ve dili sarkmıştı. Derhal kucaklayıp baba evine götürerek ağzını ıslattım, kuzineyi yaktım ve dikkatlice biraz temizledim zavallıyı…Bir ara gitti…kalbine masaj yaptım ve kendine gelip hırladı… 

Veteriner’e götürmem gerek ama kucağıma almam mümkün değil…Yaralarının acısı ve şok nedeniyle kucaklamak istediğim anda saldırgan davranıyor…Bereket epeyce kendine gelmiş durumda…Birkaç saat bekleyeceğim artık…Dört ayak üstüne durmayı başarırsa sorun yok…Başaramazsa bel tarafında filan kırık olabilir ki veteriner şart. Üzülmemek insanın elinden gelmiyor…

NOT: Yazıyı sabah 9.06 da yazmıştım. Kurtaramadık zavallıyı…aldığı darbeler nedeniyle oluşan ezikler ve iç kanama sonucu ayağa kaldıramadık. onuruyla gitti. Ne bir uluma ne de başka bir durum…Mealul melul sahibine bakarak son nefesini verdi. toprağı bol olsun demekten başka elden ne gelir? (saat: 17.15 te mezarına girdi)

AİLE, KUŞAKLAR VE ÇATIŞMALAR

İdeal bir aile, yani her şeyin iyi gittiği, insanların sorunsuz, son derece iyi bir şekilde, hiçbir sıkıntı yaşamadan geçindikleri aile, sadece romanlarda ya da filmlerde var. Aile içerisinde bir takım sıkıntılar ve huzursuzluklar olabilir. Hatta bunlar faydalı olabilir, aile bireylerinde olumlu etkiler yaratabilir. Çünkü fikir ayrılıkları her zaman kötü değildir. Karşımızdakinden bir şeyler öğrenebiliriz, karşımızdakinin gerçeğini daha iyi anlayabiliriz. Çatışmasız bir aile düşünmek mümkün değil, gerçek hayatta öyle bir aile yok. 

Çünkü ikinci kuşak, ne bir Türk kültürü, ne de batı kültürüyle yetişiyor, ikisinin karışımıyla yetişiyor.  Birinci kuşak, onları, kendi kuşağında yetişmiş insanlar gibi görmek istiyor. Kuşak çatışmaları genellikle genç yaş grubu üzerinde odaklanmaktadır. Çünkü gençlik döneminde duygular yoğundur ve sürekli dalgalanma gösterirler. Gençler sevinçle üzüntü, sevgi ile nefret arasında gidip gelir. Ruhsal tepkilerinde aşırılık, davranışlarındaki çelişki bu döneme özgü bir bocalamanın belirtisidir. Gençler, bir yandan içinden gelen dürtülerini dizginlemeye çabalarken öte yandan çevresi ile çatışmaya girebilir. İç dünyası ile dış dünya arasında dengeler kurmaya çalışır. Gençler, kendine özgü yaşamak istemekte, bağımsızlığını kazanmaya çabalamaktadır. Bir çatışma halinde, yani gençlerin yaşama tarzıyla bizim beklentilerimiz arasındaki çatışma halinde, o zaman birinci kuşak daha ziyade gelenek ve değerlerden yana ağırlık koyuyor. Diyor ki, evdeki kural neyse ona uyacaksın. Haliyle diğer çatışmaları artıran, doğuran bir şey.  

Çatışmaların kökenlerinden bir tanesi beklentilerin farklı olması. Bizim ikinci kuşağın kendi değerlerimize uymasını beklememiz. İkincisi de, karşımıza hep çıkan değerler, gelenekler, görenekler meselesi. Biz, birinci kuşağın, ailede gördüğü veya bizim değerlerimiz diye kabul ettiği noktalar var. Bunlar öyle kabul ediliyor ve bunlara ikinci kuşağın, yani evdeki çocukların da uymasını bekliyoruz. Buna çocuklar uymadığı zaman da evde sıkıntı oluyor. Öte yandan gençler açısından bakıldığında; kendisinden başarı bekleniyor, okulunu veya mesleğini iyi yapması bekleniyor. Daima başarılı olmalarını istiyoruz, ama öte yandan da karşılarına tanımadıkları ve bilmedikleri ve anlayamadıkları bir takım gelenekler, kurallar çıkarıyoruz. Çünkü düşünün ki, ikinci nesil kuralları annesinden babasından görüyor, yani bir öncesi yok onun. Halbuki,  ikinci nesil arkadaşlarından, okulundan, eğitiminden o değerleri alıyor ve fazla çatışma çıkmıyor. Aile içi ortamlarda o değerler olmadığı  zaman bir karışıklık oluyor gençler içerisinde. Bir yandan başarılı olmaları, öte yandan da arkadaşları, dostları gibi değil; ilk kuşak gibi davranmaları isteniyor…

Bu değerler dediğimiz, gelenekler dediğimiz şeyler nereden ortaya çıkıyor? Bunlar iyi şeyler mi? Yoksa kötü şeyler mi? Değerler dendiği zaman, gelenekler dendiği zaman hep iyi şeyler, doğru şeyler aklımıza geliyor. Ama bunların kökenine bakmakta da fayda var. Çünkü biz birinci kuşaktan esneklik beklerken, muhakkak o değerlerden de biraz taviz vermelerini bekliyoruz. Ama bizim kuşağın inandığı,doğru olarak kabul ettiği şeyden taviz vermesi de çok zor. Taviz verilmedikçe de o çatışmalardan bir ilerleme kayıt edilemiyor. Aksine, çatışmalar büyüyor ve hatta şiddete de dönüşebiliyor. Değerler söz konusu olduğunda, bizim için iyiler, doğrular ve yanlışlar var. Ama faydalı veya faydasız olarak görmüyoruz o değerleri. Bir gelenek bir yerde çok faydalı olabilir, bir yerde faydasız hatta zararlı olabilir. Tarafların birbirlerini anlamak için çaba göstermeleri, esnek davranmaları ve hoşgörüyü elden bırakmamaları gereklidir.Çözüm yollarının önünü açmak için, öncelikle iletişim kanalları kapanmamalıdır. 

Yaşadığım bir örnek: dolmuş durağında upuzun kuyruk oluşmuştu, önde 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu sürekli annesinin elinden kurtulmaya çalışıp “herkes yürüsün” diye bağırıyordu…O’nun teorisi özünde çok mantıklıydı, yani kuyrukta bekliyorsunuz, ve ilerleyemiyorsunuz, çünkü önünüzde insanlar var ve onlar da kendi önlerindekiler yüzünden yürüyemiyorlar. Herkes belli bir hızda yürüse kimse beklemek zorunda kalmazdı değil mi?

İşte, kuşak çatışması böyle birşey. neden karıncalar gibi belli bir hızda peş peşe gitmek yerine birbirimize çarpa çarpa gidiyoruz? Kimse durup beklemesin!.. Arkadakiler biraz yavaş, öndekiler biraz hızlı. tıkır tıkır yürünebilir. 

Aslında kuşak çatışması genel anlamda üzülecek değil sevinilecek bir olgudur. Gençlerin atılganlıkları, coşkuları, hatta hayâlcilikleri gelişmelerin, yeniliklerin kaynağıdır. Gençler toplumsal yaşamda, sanatta ve yarında yeniliğin, değişikliğin ardında koşmasalardı ilerleme olmazdı. Bu nedenle gençlerin yetişkinlerle karşıtlığını ortadan kaldırmak yararlı bir sonuç sağlamaz. Önemli olan bu çatışmayı toplumun faydasına kullanabilmektir.