MÜSLÜMAN SAATİ VE SEHER VAKTİ

 

 

Ahmet Haşim, “Müslüman Saati” başlıklı yazısında bizim zaman’ımızı ve günümüzü saate bağlı olarak ne güzel anlatır.

 

Bir kere kuşluk vakti vardır. Sabah ile öğlenin arasını ayıran, günün gençlik çağı olan kuşluk vakti. Öğle, daha çok açlık duygusuna bağlı olarak şimdilik yaşayan bir zaman ayıracıdır, ama ikindi öyle mi? Vakti esasen belirsiz olan, kaçırılmaması için özel ve hatta sezgisel bir dikkat gerektiren dingin ikindi vakti şimdi nerededir?

 

Güneşin batmasından sonra bizim insanımız biteviye bir anlamsızlık karanlığına gömülmezdi. Çünkü yatsı vardı.Evlerin ışıklarının açık bırakılması ve avluların çıra ile veya seyyar lambalarla aydınlatılması yatsıyı beklemenin gereği olarak ilk kez Müslüman evlerinde başlamıştır. Şehirlerin ve sokakların aydınlatılması da öyledir. Gayrimüslimlerin karanlık çöktükten sonra yaşama, ibadet etme veya misafirliğe gitme gibi alışkanlıkları yoktu. Tanzimattan sonra gavura gavur demek yasaklandığından “Gün Battı, Gavur Yattı” sözü kullanımdan düşmüş ama “Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar” sözü(-ki bugün anlam kaymasına uğramıştır) böyle doğmuştur.

 

Müslüman görünmek isteyen kimse akşamları yattığı halde yalanı açığa çıkmasın, yani yatsıyı kılmadan yattığı belli olmasın diye o vakte kadar mumunu yanık tutmaktadır. Zira, sabah ve yatsı namazını sürekli kılmamak, münafıklık belirtilerinden sayılıyordu.

 

Günün en incelikli bölümlere ayrıldığı vakit sabah vaktidir ve seher, sabahın altın çağıdır. Mustasavvıf aşıkların şiir ve türkülerinde zikir teması ve ona bağlı olarak seher vakti sıkça kullanılmıştır. Allah(CC)’ı anma, içten ve samimi olarak Allah(CC)’ı anış denilebilecek zikir, dar anlamda namaz için de kullanılmıştır.Hatta müminin miracı olduğu bildirilen namaz en büyük zikir sayılmıştır. Daha geniş anlamda ise Allah(CC)’ı bütün isimleriyle anma ve tefekkür etme anlamındadır. Zikir tefekküre ve aydınlanmaya açılan bir kapıdır.Zikreden kul, dünyalıktan uzak, bağımsız ve özgür olur.

 

Seher vakti, her tür zikir için ideal zaman sayılmıştır. Bu yüzden seher, zikri ve zikir kelimesiyle anlatılan ibadetin anlamını da bir yan anlam bir çağrışım olarak bünyesine almıştır. Muharrem Ertaş (-ki Neşet Ertaş’ın babasıdır) meşhur ettiği

                     

                        Seher vakti çaldım yarin kapusun

                         Baktım yarin kapuları sürmeli

 

Diye başlayan türkü, aşkta makamı yüksek olanların türküsüdür. Türkü, seher vaktinde sevgilinin otağında buluşma simgeselliği üzerine kuruludur.Ancak bir mürşid-i kâmil, mana aleminin bir büyük sultanı ile rabıtanın sarhoşluğunu anlatan tasavvufi bir türküdür.Sultan, Peygamber Efendimiz (SAV) olabileceği gibi  Hacı Bektaş-ı Veli, Hz Ali de olabilir.  

 

Hayli uzun bir yazı konusudur aslında bu husus…Kısa kesmek evladır diyerek son veriyorum…

 

PS: Şaban ABAK’a teşekkürler…

 

ALAMAN HIYARLARI, İNCİLUZ SALATALIKLARI…

Onbeş gündür tüm Dünya TV lerin başında futbolun en çekici turnuvası için hop oturup hop kalkıyorlar ya…Keşke Türkiye ekibi de orada olsaydı …

 

Futbol, maç esnasında ne zaman nasıl bir pozisyon olacağı kestirilemediği içindir ki; bu durumun yarattığı heyecan nedeniyle  hemen hemen tüm Dünya’da önde gelen spordur. Bir bakmışsın ekip birkaç farkla önde iken, bir de bakıyorsun birkaç dakika içinde şipşak geriye düşmüş olabiliyor. Maç esnasında düşüp kalkmaktan bitap olmuş ve yuhalanmış bir oyuncu bir bakıyorsunuz ki dirilmiş; peş peşe rakip fileleri bir iki kez havalandırmış olsun…Tüm hataları sıfıra indiği gibi bir anda kahraman olup çıkabiliyor…

 

İnsan yaşamı da bir çeşit futbol müsabakası gibidir. Belli bir seviyeye gelmiş kişi, şahlanmışcasına rakip kaleyi topa tutup alkışları ve doğal sonucu olarak yarattığı ekonomik kazanımlarını, bir bakmışsın küçücük bir düşüncesizlik veya dalgınlık sonucu tümden yitirmiş olabiliyor.

 

Halit KIVANÇ üstat, bu durumu gayet güzel tanımlamıştır…TOP YUVARLAKTIR ibaresi her şeyi anlatmaya yeter ..90 ların sonlarında Fransa Kupasında bir mahalle ekibi finale kadar yükselmiş, final maçını yayınlayabilmek için tüm ülkelerin TV leri  kesenin ağzını iyice açmıştı diye hatırlıyorum… Bir şehir Devlet’in ekibinin koca ülkenin ulusal takımını nasıl rezil ettiğini de keza TV de izlediğimi de…Müsabakadan önce rezil olan devletin spor basınının yazdığı ile maç sonucu yazdıklarının arasındaki tezatı hatırladıkça halen gülesim gelir…

 

Sanırım 1990 Dünya Kupası sırasında futbol otoriteleri Kamerun ekibinin gösterdiği performansa dayanıp; “AFRİKA’DAN BİR DÜNYA ŞAMPİYONUNUN ÇIKMASI YAKINDIR” iddiasını ortaya atmışlar ama bugüne kadar gerçekleşmemişti. Turnuvanın Güney Afrika evsahipliğinde yapılmasına rağmen bu sefer de gerçekleşemeyeceği, çünkü şu ana kadar biri dışındaki tüm Afrika ekiplerinin elendiği görülüyor…

 

Turnuvaya devam eden ekibin oyuncularının hemen tamamının  on yıl kadar önce futbol açısından ileri ülkelere eğitim amaçlı gönderilmiş, o ülkelerin kalburüstü takımlarında oynayarak yetişmiş olduklarını düşününce, ve turnuvada gösterdikleri tekniğe dayalı akıl dolu performansı görünce kendi adıma “GALİBA BU SEFER OLACAK…NEDEN OLMASIN!…” diyorum.

 

Bahsettiğim bu ülke GANA… Ekonomisini iyi bilmem ama gayet güzel ve akıllı futbol oynadıklarını görüyorum TV başında izlerken…Umarım Latin Futbolunun önde gelen temsilcisi URUGUAY’ı çeyrek finalde elerler…Eğer bu gerçekleşirse, eminim en azından final oynayacaklardır…Bu durumda sürprize hazırlıklı olalım diyorum.

 

Yazımın başlığının nedeni ise şu:

 

Almanya ekibi beleşten bulduğu ama güzel goller ile İngiltere ekibini sürklâse etti ya…Fizik güçe dayalı oynayan takımların gücü bir noktaya kadardır…Kendini yükseklerde gören  burnu havadaki ekibin A ise sofrada yenilmeye hazır eciş bücüş salata olacağıdır.

DİZİLER VE ÜTOPYA

Deliyürek dizisinin küçük kızımın ısrarı ile sanırım ilk sezonunun son bölümlerinin birini izlediğim zamana kadar dizilerle aram olmamıştı. Sadece diziler mi? Naklen maç yayınları dışında TV nin karşısına bile geçmezdim genellikle.Bir de; Oscar kazanacak kadar sanatsal veya herkes tarafından övülen birkaç filmi sinemada izlediğimi anımsıyorum.

Dizi merakım 2003 başlarında, şartlar gereği hayatımı idame ettirdiğim Adapazarı’nın bir belde/köyünde ikamet ettiğim yerde, ancak çubuk anten vasıtasıyla izleyebildiğim cnbc-e kanalındaki 24 dizisini farkettiğim zaman başladı denebilir. Farkettiğimde dizinin pazar akşamları GSM operatörlerinin birinin sponsörlüğünde 4 bölüm birden ve reklamsız göstermesi tetikleyici etki yapmıştı sanırım. Yine o sıralarda Kurtlar Vadisi‘nin SHOW TV’de yayınlanan ilk orijinal bölümlerini de kaçırmamaya çalışıyordum. Bu dizileri izleyenler farkettiler mi bilmem!…Benzer konular ama zıt karakterli başrol oyuncuları ile birbirlerini tamamlayan, daha doğrusu yarışan dizilerdi bunlar.

2000 başlarında ABD Başkanı’nın zencilerden birisi olacağını söyleseler, bıyık altından gülünür; “Neden olmasın? Şubat ayı 30 gün olduğu zaman belki ABD Başkanı zenci olur!…” denilerek dalga geçilirdi. İzlemeye başladığımda ise dizide bir zenci Senatör Başkan olmaya çalışıyor ve dizinin ikinci sezonunda ABD Başkanı olarak arz-ı endam ediyordu.  Sonraki sezonlardan birinde ise Başkan kadın olarak karşımıza çıkıyordu. Hillary Clinton‘un o bölümler yayınlandıktan çok sonra aday olduğu gözönüne getirirsekek…Dizinin son iki sezonunda Başkan bir kadın olarak görünüyor.  BİLİMKURGU tabir edilen ütopik fikirler bazen gerçekleşir bazen gerçekleşmez derler ya…Bugün ABD Başkanı bir zenci olduğuna göre…

Son zamanlarda, Klasik Türk roman ve hikâyelerinin eskilerde çekilen filmlerinin günün şartlarına adapte edilerek değişk senaryolarla dizi haline getirilmesi dikkat çekiyor. 1920 lerde yaşanmış bir olayı anlatan bir roman günümüze adapte edip dizi haline getirildiği zaman, haberim olursa ilk birkaç bölümü izlemeye çalışıyorum. Faytonlar, At Arabalarından bahseden romanı eğer okumuşsam(-ki genelde öyledir) izlemeye başladığım zaman ise şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Roman kişilikleri ayni isimlerle ve davranışlarla karşıma çıkıyor ama altlarında son model arabalar, ellerinin altında Laptop veya masaüstü bilgisayarlar, hemen her sahnede cep telefonuyla görüşmeler!… Romanda birkaç paragrafla anlatılmaya çalışılan romantik durumların dizilerde dakikalar süren yatak sahneleri halini alması…

Kimbilir!… Belki üşenmem ve bir senaryo kaleme alırım…Bu senaryo da Halkın seçtiği ama Atatürk benzeri yetkilerle donatılmış bir TC Başkanı ile onun çevresinde olanları, TC nin Dünya’nın önde gelen ülkelerinden biri olarak gösterip, olağanüstü bir kahraman kişilik yaratarak PKK gibi, TİKKO, İBDA-C gibi terörist ve radikal örgütleri çökertir, halkın huzur ve refah içinde yaşadığını gösteririm.

Neden olmasın?…”İNSAN HAYÂL ETTİĞİ MÜDDETÇE YAŞARMIŞ” ya…

İKTİDAR HIRSI

Siteyi takip edenler anlamışlardır…Yazdığım yazının içeriğine değinen siyasi kararlar haricinde siyasete bulaşmamaya çalıştım. Ancak, güncel gelişmeler; ortalığı bulandıracak komplo teorisi kokan durumlar, birilerinin bu kaos ortamı benzeri olgulardan medet ummaları ve siyasi rant peşinde koşmaları…Hem bu hususa değinmeme, hem de bağlarımı kopardığım siyasetle ilgili bu yazıyı yazmama çanak tuttu.

 

Türkiye’de 14 Mayıs 1950 de yapılan seçimler ile işbaşına gelen Demokrat Parti iktidarı ve sonunda nasıl alaşağı edilerek  birinci kaos döneminin, 1965 te işbaşına gelen Adalet Partisi iktidarının 12 Mart muhtırası ve akabinde 12 Eylül darbeleri ile ikinci ve üçüncü kaos dönemlerinin yaratıldığını…28 Şubat muhtırası ile de iktidarın nasıl el değiştirdiğini konuyla ilgisi olan herkes bilir. Bu  olguları irdelerken öncelik içteki iktidar hırsı sahiplerinin orduyu kışkırtmaları ve işbirliği yapmaları, ortamı gerecek söylem ve eylemlere kalkışmaları aleni olarak ortadadır.

 

Basit bir örnekle açıklayayım;

 

İki kardeş bir şirket kurarak sanayi ve ticaret hayatına atılır. Biri maddi olarak, diğeri beyinsel ve emek olarak ilk başlarda başarılı olur ve şirketi büyütürler. Maddi gücü olan kardeş, hiç gereği yokken ve gücüne güvenerek diğerini pasif duruma düşürüp işi profesyonele havale etmeyi düşünür ve uygular. Ancak, görevlendirilen kişi memur zihniyetine haiz ve şirketin faaliyet alanı ile ilgili hiçbir tecrübesi olmayan biridir. Doğal olarak kısa zamanda şirket zarar etmeye başladığında güçlü kardeş işi tamamen diğerine bırakıp aradan sıyrılır. Yönetimi eline alan, teknik ve mali yönden işi bilen, ancak sermayesi olmayan kardeş elinden geleni yaptığı halde, sermayesizlikten ihalelere giremez ve iş alamaz duruma düşer.  Sonuçta, kör topal yürütülen ve emek harcanan şirket, iflas etmemek için  kapatılmak zorunda kalınır. Asıl kaybeden, emeği ve beyni olan kardeştir. Diğerine bir şey olmaz ve o yoluna devam eder ama öteki birçok gaile ve zorlukla baş etmeye, hayatını yeniden kurmaya çalışır. Başarılı olur, olmaz o ayrı konudur…

 

Örneği genellemeye çalıştığımızda, Türkiye’deki iktidar hırsı sahibi ama yönetimsel araçlardan bihaber güruhun yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Parti veya şahıs ismi vermeye gerek yoktur. Bu güruh, iktidarı ele geçireyim de nasıl olursa olsun düşüncesindedir. Kendi çıkarları için orduyu kışkırtarak, şer güçleri ile işbirliği yapıp kaos ortamı yaratarak işbaşına gelmeyi mübah görürler. Muhalefette iken hiçbir şekilde yapıcı davranmazlar, “Kardeşim, kazın ayağı öyle değildir. Bu iş o şekilde değil bu şekilde yapılırdemez, sadece ve sadece alınan kararlara, yapılan işlere muhalefet etmeyi marifet sanırlar…Bunun için ellerinde bir koz her zaman hazırdır. Atatürkçülük kozunu oynarlar ama bilmezler ki Mustafa Kemal yaşasaydı ve bunların yaptıklarına şahit olsaydı ilk olarak darağacına göndereceği kişiler sadece ama sadece kendileri olacaktı.

 

Yeri gelmişken değineyim. İngiliz Oyunu olarak adlandırılan bir siyasi durum vardır. Kökeni İngiliz’lerin tarihi iktidar hırsına dayanır. Kendi çıkarlarına ters gördüğü, büyüyüp tekerine çomak sokmasını istemediği olgular karşısında “BÖL VE YÖNET” taktiği uygulanır. Bu meyanda, ne zaman Türkiye ekonomik ve siyasi bakımdan şahlanmaya görsün, derhal birileri ele geçirilip ülkede kaos ortamı yaratılmaya çalışılır ve genelde muvaffak olunur.

 

Anlayana…

KARADENİZ PETROLÜ

Karadeniz’de petrol aramak için yıllardır ön çalışmalar mevcuttu. Yüzeyin 1500 metre kadar derinlerindeki balçık tabakasının alt kısımlarında yüksek graviteli petrol olabileceği yapılan sismik ve jeolojik etüdlerle ortaya konulmaya çalışılmıştı yıllardır. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), bu iş için yatırım bütçesinin önemli bir bölümünü sarfediyordu.

 

TPAO, Brezilya’lı  petrol şirketi Petrobras ile protokol yapıp derin stratigrafik sondaj için kule - platformu getirmiş durumda ve boğaz köprülerinin altından geçebilmesi için kulenin kesilmesi, daha doğrusu demonte edilerek sondaj yapacağı sahaya geçmesi için çalışıldığı belirtiliyor. Öngörülenin  2500 metrelik sondaj olduğu bildiriliyor. Tahmini rezervin ise 15 milyar varil (-2.8 milyar ton) olduğu vurgulanıyor. Yıllık ihtiyacımızın 35 milyon ton olduğu düşünülürse!…

 

Petrol, şu andaki bilinen dünya rezervi ve tüketim gözetilince 30 yıla kadar bitecek bir enerji argümanı olarak biliniyor. Yeni bir sahada ve rezerv olarak mükemmel petrol bulununca, bulan ülkenin ekonomisi kendiliğinden şahlanıyor haliyle. Bunun tipik örneği Kuzey Denizi Petrolü…Bu sayede İngiltere ve Norveç ekonomik bakımdan refah seviyesini bile aşmış durumdular şu an.

 

Türkiye ise tükettiği petrolün ancak % 10 kadarını istihsal edip, kalanını ithal etmek mecburiyetinde olan bir ülke olduğundan sonuçlar ortada. Fasit daire içinde kıvranıp duruyoruz. Bu müjdeli haberler ve gelişmeler sevindirici olmaz da ne olur?

 

Yeni Petrol Yasası gereği, eğer petrol bulunur ve işletilmeye alınırsa % 60 ının yabancı ortağa gitmesi gibi bir açmaz mevcut ortada. Daha önceki bir yazımda, muhalefetin bu Kanun çıkarılırken saçmalayacağına; savaş ve olağanüstü durumlarda tamamının devletin hakimiyetinde olmasına dair madde koydurmalarının daha iyi olacağını vurgulamıştım. Onlar, polemiği TC’nin çıkarlarından daha önde gördükleri için olacak tınmadılar bile haliyle.

 

Umarım petrol kapanına rastlanır ve güzelim ülkemiz ile vatandaşlarımız lâyık oldukları refaha bir an önce ulaşırlar. Tek endişem; Dünya’nın Bor rezervinin % 75 ine sahip ülkemizin, basiretsiz politikalar nedeniyle asgari 250 yıl müddetle Dünya’yı parmağında oynatabilecekken oynatamamasının nedenleri gibi bir durum ortaya çıkmaz. Bulunacak ve işletilecek petrol, sadece ülkemiz ve vatandaşlarımızın yararı için kullanılır

İLAÇLAMA, GÜBRELEME VE İÇME SUYU

Kimyasal destekli fındık tarımı yüzünden kuşlar ve kurbağalar yörede çok azaldı… Aflotoksin oluşumu hızlandı ve fındık ihracatı düşüyor… İçme suları ve dere suları kirlendi.. Karadeniz’de ticari balık çeşitliliği tarım kimyasallarının kullanılmaya başladığı 1965 yılından 1995′e kadar 23 tür 5 türe düşmüştür…Derelerde son yıllarda bahçe ilaçlama dönemlerinde toplu balık ölümleri oluyor..

Vertilcillum Lecanii mantarının türü tehlikede, Bu mantar türü koşnilin oluşumunu engellediği için yörede koşnil zararlısı arttı ve topraklarımıza fındık kurdundan sonra şimdi koşnil içinde zehir atılıyor…Halk kendini çaresiz hissediyor, yörede artan kanser vak’aları kimyasalların yoğun kullanımına bağlanıyor. Arıcılık yapanlar fındık ilaçlama dönemi başladığında ili terk etmek zorunda kalıyorlar..Gezginci arıcılık yapamayanlar fındık ilaçlama dönemlerinde arılarının ölmelerine engel olamıyorlar…

Bu saydıklarıma ilaveten en önemli olan husus ise tarım ilaçları ve gübrelemenin içme suyuna etkisi. Yeraltının farklı derinliklerinde bulunan sular, buradaki değişik bileşimli kayaçlarla sürekli temas halindedir .Kayaçların suda erime derecesine göre az ya da çok oranda erimiş madde yer altı suyuna karışır. İnsanların sağlıklı yaşamaları için kullanılan içme suyunun fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik özelliklerinin belli sınırlar içinde olması gerekir.

Gübreleme ve tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanılması sonucu, çoğu yerde içme suları insan sağlığını tehdit edecek duruma gelmiştir. Yağmur sularının toprağa nüfuzu ve geçirimsiz kayaçlara rastladığında basınç nedeniyle yüzeye çıkarak pınar denilen içme suyu kaynakları oluşturduğu malumdur. Bu kaynaklara yakın yerlerde yapılan bilinçsiz ilaçlama ve gübreleme sonucu sular bozulmakta, içine yoğun miktarda nitrat karışmaktadır. Nitrat ise, çoğunlukla mideden başlayan sorunlarla tüm vücudu tahrip eder. Kanserojen, sinir sistemini etkileyici hatta mutasyon oluşturucu etkileri saptanmıştır. Karadeniz insanının asabi yapıda olmasının nedeni sakın bu durum olmasın!…

Tarım silaçlarının püskürtülerek uygulanması sırasında bir kısmı evaporasyon ve dağılma nedeniyle kaybolurken, diğer kısmı bitki üzerinde ve toprak yüzeyinde kalmaktadır. Havaya karışan pestisit rüzgarlarla taşınabilir; yağmur, sis veya kar yağışıyla tekrar yeryüzüne dönebilir. Bu yolla hedef olmayan diğer organizma ve bitkilere ulaşan zararlı tarım ilacı bileşenleri bunlarda kalıntı ve toksisiteye neden olabilir, eğimli arazilerde yağmur suları nedeniyle yeraltındaki içme suyu kaynağına ulaşabilirler.Bu durum, Karadeniz Bölgesinde kuşların niçin yok denecek kadar azaldığını açıklar.

Bu nedenle pek çok Avrupa ülkesinde yeraltı suları koruma bölgelerinde azotlu gübreleme kısıtlanmaktadır. Yaşadığım yörede 2008 yılı için gübreleme yasağı getirilmesi sonucu kuşların sayısı gözle görülebilecek derecede artmaya başlamış, gübre kullanmamak nedeniyle de herhangi bir üretim kaybı gözlemlenmemiştir.

 

Yazımı, yüce yaratanın kitabından bir ayetle tamamlayayım. Tabii ki anlayana!…

 

Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez…(A’raf – 31)

NASRETTİN HOCA

Nasrettin Hoca’yı bilmeyen var mıdır? Bugünlerde yaşadığı yer olan Akşehir’de adına şenlikler düzenleniyor. Toplumsal değerlerimizin iyice yozlaşmaya başladığı günümüzde Hoca’nın kişilik özelliklerini yazayım dedim. 

Nasreddin Hoca, her şeyden önce Türk-İslâm kültürü ortamında yetişmiş bir şahsiyettir. İlk dinî ve ahlakî bilgilerini babasından almış, ardından medreselerde dinî tahsil görmüştür. Dolayısıyla Türk-İslâm kültürünün değerlerini bilen ve onlara bağlı olan bir insandır.

Hoca, bir cemiyet adamıdır. Yaptığı imamlık, kadılık, müderrislik gibi görevlerde halkla hep içi içe olmuştur. Dolayısıyla halkı ve sorunlarını iyi gözlemleyen ve iyi bilen bir insandır.

Hoca, yaratılıştan çok zeki bir insandır. Ama bu durum, ona mal edilen kimi fıkralarda olduğu gibi asla kurnazlık şeklinde bir zekilik değildir. Doğruyu düşünen ve düşündürtmek isteyen bir zekiliktir.

Hoca, tatlı dilli, güler yüzlü, hoşgörülü, herkese önce insan olarak değer veren ve ona göre davranın birisidir. Toplumsal ilişkilerinde ve diyaloglarında çok başarılıdır. Kişisel ve toplumsal eleştirilerini kimseyi kırıp incitmeden yapar. Halk da onu bu yüzden çok sevmiş ve kendinden saymış, o devirde yaşanan haksızlıklar karşısında onu kendi sözcüsü kabul etmiştir.

Hoca, bir toplum eğitimcisidir. Nükteleriyle halkın yanlış gördüğü davranışlarını düzeltmeye çalışmıştır. Ama bunu yaparken pedagojik esaslara son derece riayet eder. Ayrıca bu eğitimcilik görevini imamlık ve müderrislik gibi resmi görevleriyle de yerine getirmiştir.

Hoca, dili çok iyi kullanır. Kelimelerin etki gücünden mükemmel şekilde yararlanır. Üstelik hazırcevaptır. Hiçbir sözün altında kalmaz. Ama söylediği her söz bir bilgi ve hikmet ürünüdür. Dolayısıyla boş sözlere itibar etmez. Kısa ve özlü anlatımı tercih eder.

Hoca’nın fıkralarındaki asıl amacı asla güldürmek değildir. Asıl amacı düşündürmek ve bir ders vermektir. Fakat bunu yaparken şaka yollu takılmayı, tebessüm ettirmeyi öne çıkarır. Bu durum onun kişiliği kadar devrin ağır ve zor şartlarıyla da ilgilidir. Hoca, bu yolla insanlara inanç ve umut aşılamış, zorlukların tebessüm yoluyla kazanılacak iyimserlikle aşılabileceğini göstermiştir.

Hoca, toplumsal sorunlara karşı çok duyarlıdır. Adaletsizlik, bilgisizlik, haksızlık, ferdi anlamda kişilerde görülen yalancılık, tembellik, kıskançlık, görgüsüzlük gibi her türlü olumsuz davranışla mücadele eden bir kişidir.

Hoca, barış insanıdır. Hangi sorunu ele alsa bunu kişileri kırmadan, rencide etmeden ele alır ve problemi çözer. Çocukla çocuk, büyükle büyük olmasını bilir. Muhataplarının seviyesine göre hareket eder. Herkesin iyiliğini, esenliğini ister.

Hoca, kendisiyle ve hayatla da barışık bir insandır. Onun sevgisi insanları kucakladığı gibi diğer varlıkları da kucaklayan bir sevgidir. Eşeğine olan düşkünlüğü bu yönünün en güzel kanıtıdır.

:::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Bir fıkrayla bitiriyorum yazımı:

EŞEĞİN OKUMASI

Hoca Timur’la konuşurken eşeğini övmüş:

-“İstersem okuma yazma bile öğretirim ona” demiş.

-“Öyleyse öğret” demiş Timur, “Sana üç ay süre!…”

Hoca, eşeğini eğitmeye başlamış. Eşeğin yemini büyük bir kitabın yaprakları arasına koyuyor; oradaki yem bitince de diliyle sayfaları çevirmesini öğretiyormuş.Üçüncü ayın bitmesine üç gün kala eşeği aç bırakmış. Sınav günü ortaya büyük bir kitap konulmuş, eşek getirilmiş:

Aç hayvan kitabın sayfalarını birer birer diliyle çevirmiş, bir şey bulamayınca da Hoca’ya bakıp anırmaya başlamış.

Timur, “Acayip şey!…” diye söylenmiş.

Hoca Timur’a dönmüş;

-“işte eşeğin okuması böyle olur…”

ŞAH, VEZİRLER VE PİYONLAR

 Kaos yaratanlar anarşistlerdir, ama düzen kuran kurtarıcılar… Ekipteki anarşistler, diğer kurtarıcılara davetiye çıkartırlar. Hem de yaldızlı protokol davetiyesi.

Piyonlar şahı mat edebilirler ama asla Şah olamazlar. Bunun yanında doğru oynarlarsa vezir olabilirler. Vezir olmak ise sadakat ve dürüstlük ister. En olmaması gereken ikinci şey ise vezirlerin belli olmamasıdır. Kendisini vezir koltuğunda görmek isteyenler, vezir yetisi olan insanları büyük bir hırs çarkıyla ezerler. Doğru hamleler ise bazen doğru oyunu oynamayı sağlamaz. Bu yüzden atasözleri vardır. Örnek: ‘Öküz öldü ortaklık bozuldu.’ ‘Yarası olan gocunur” v.b

Vezirler olmalıdır. Ama şah bir tanedir. Şahlar çoğaldığında vezir durumuna düşerler. Peki şah nerede? Piyonlar bunu sormaya başlar. Garip bir insan güdüsüdür güçlünün yanında yer almak: Aslında psiko-nevroz mu demek daha doğru olacaktır bilmiyorum ama böyle bir gerçek vardır.

Şah kurallar koyar. Kurallar kesin ve nettir. Vezirler bu kuralları bozmamalıdır. Hukuk emsallerden oluşur. Birisi için bozulan kural diğerleri için de bozulur. Eğer birisi için bozulan bir kural diğerleri için bozulmuyorsa, o zaman kurallar nedir? Kimin menfaatine çalışır? Sonuç: Yine kaos, yine kurtarıcı vs. vs. Bu durumda yine bir söz ama bu sefer bir atasözü değil, bir düşünürün sözü: ‘Kendi kurallarını koyamayan insanlar başkalarının kurallarıyla yaşamaya mahkumdur.’ Friedrik Von Neitzche.

Anarşizm her zaman yıkımla olmaz. Kaos yaratmak için yapıcı görünülebilir.

Ortada sorun varsa sorunu çıkaran da vardır. Her isim bir özneyi, özne de yüklemi gerektirir özünde… Her isim potansiyel bir eylemdir. Kinetiği içinde saklıdır. Yanlış olduğu düşünülen eylemi ancak yapıcısı düzeltebilir. Bu durumda konuşulması gereken, eylem yapıcısıdır. Eylem yaptırıcısı değil. Eylem yaptırıcısı aracılığında eylem yapıcıya yöneltilen eleştiriler şikayet olarak nitelendirilir. Şikayet ise yapıcı bir eylem değildir. Önem sırası değişir. Eylemden, eylem yapıcıya kayar. Yapılması gereken eylemin niteliği ve kalitesi bozulur. Hatta kaosa neden olur. 

Son günlerde dünyanın en çok duymaya alıştığı daha doğrusu açıkça yaşayıp belki de hiç duymadığı Latince kökenli bir tümce… Bir toplumu yönetmek için önce kaos yaratırsın, toplum iyice çökme noktasındayken, bir melekmiş gibi ortaya çıkıp düzeni sağlarsın. Bu toplum da kaos ortamından kurtulmanın verdiği rehavet ve güvenle kurtarıcısı(!)na sarılır. Bunu hükümetler de kendi amaçları doğrusunda dahili olarak kullanır. Somut bir örnek olmasa da gündem saptırması verilebilir. Kamuoyu kötü bir olaya endekslenmişken, yapay bir sorun ortaya çıkar. Dikkatler onun üzerine çekilir. Ve kurtarıcı bu yapay olaydan herkesi kurtarır… 

Şu içinde bulunduğumuz günlerde, Türkiye daha açıkça nasıl tasvir edilebilir? 

Bileniniz var mı?!…

 

YAZABİLMEK

 

“Hikâye yazabilirmisin?” dediğinde, dişlerinin tok beyazlığına takılıydı gözlerim. Yaylada çimenle üstünde sıralanmış kuzular gibiydi. Giderek; bir sese, bir çığlığa dönüştüğünü farkettim kağıda düşmemiş kelimelerin. Henüz kurulmamış cümlelerin, toparlanmamış hikâyelerin.

Ben de bir hikâye yazabilirmiyim?

“Tabii yazabilirsin!..” diye gıdakladığını duydum içimdeki ruh karartıcı karganın. İyi…demek yazabilirmişim.

Sıkı durun, yazıyorum!…Ama kime? Kime olacak? Tabii ki okuyan çıkacak elbette, buraya yazmıştır diyerek. Okuruna lâyık olmaya çalışan yazarlar, liyakat nişanı almaya adaydırlar her yazılarıyla. “Güzel şeyler yazmak” ne güzeldir? Yazabilenlerin bahtı açık olsun. Tatlı bir esinti getiriyor yazmak, bir mutluluk dalgası yayıyor. Şimdi, “Hikâyeye başlamadın yahu” denildiğini hissediyorum ve ellerime bakıyorum. Ellerim olmasa, ellerim olmasa diye yazmasam delirir miyim? Hayır…

“Hikâyeye başlamadın yahu” denmesinden yola çıkıp, çıkmaz bir yola da sapabilirim. Umurumda değil. Daha baştan sarpa sarmış bir hikâye, “yazılmasa da olurmuş” dedirtecek bir hikâye yazmanın ne menem bir iş olduğu ortada. Ancak benim derdim başka…

Her cümlede dağları devirip bulutları yere serecek değilim ya. Hikâyeler yazıp, bunlarla övüneceğime, tepelere çıkıp yaratana poz verirken; her şimşek çaktığında kafamı göğe doğrultup “yine patlattın flaşını” derim…

Karadenizliye de bu yaraşır sanırım…

Haksız mıyım?

KIZILELMA

 KIZILELMA ÜLKÜSÜ’NÜN GELDİĞİ NOKTA

İkinci Roma’yı ele geçiren İki Kıta ve İki Denizin Sultanı” Fatih‘in gözü Birinci Roma’da idi. Osmanlıların Avrupa’ya yürüyüşünde Kızılelma, İstanbul’dan sonra Roma oldu. Fatih, Eski Yunan ile birlikte Roma’nın nemrut ve firavunların mirasçısı olduğunun bilincindeydi.

Kanunî, Viyana’yı alabilseydi İtalya, Fransa ve Almanya’nın kapıları sonuna kadar açılacaktı. Viyana’yı Osmanlılalara karşı Avrupa’nın ordularından daha çok iklimi ve İstanbul’a uzaklığı korudu. Eğer Osmanlılar, başkentlerini Edirne’nin doğusuna değil de batısına taşımış olsalardı, Akdeniz’le birlikte Atlantik’in de ticaret yollarını denetim altına alabilirlerdi. Olmadı ve Osmanlılar doğudan batıya doğru gitmelerinin bedelini Viyana Bozgunu ile ödediler.

Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanunî, yaptığı yasal düzenlemelerle; aalet odaklı yönetimin en güzel örneklerinden birini verdi. O, gücünün ordusundan geldiğini biliyordu.Ordunun gücü ise devletin üretimden aldığı vergilerin büyüklüğüne dayanır. Toplumun üretim gücünün büyüklüğü de kusursuz devlet yönetiminden kaynaklanır. Osmanlı Devleti, adaletten ayrılmayan yönetimiyle Avrupa Ülkeleri karşısındaki ekonomik üstünlüğünü yüzyıllarca korudu. Ancak, batıdaki gelişmelere ayak uydurmakla zorlandı ve Mirî Toprak Düzeni(Tımar-Has-Zeamet), Millet Sistemi, Vakıflar ve Esnaf Örgütlerine(Ahîlik) dayanan yönetim; Avrupa karşısında yenilik yapma, yeni sözler söyleme gücünü yitirdi.

Sonuçta, üç kıtaya dağılan Türkler, yirminci yüzyılda Anadolu’ya çekilmek zorunda kaldı. İstanbul’un Avrupa’ya karşı savunulması Türk Dünyasının yeni Kızılelma’sı oldu. Şimdi ise Avrupa Birliğine girmeye çabalıyor. Anadolu insanı, bayrağın orduları değil girişimcileri izlediğini; girişimcilerin gittiği ülkelere bayrakları da götürdüğünü, artık Dünya’da doğulularla batılıların değil geçmişte kalanlarla geleceğe bakanların savaştığının farkına vardı.

Yeni savaşın orduları, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen girişimcilerdir. Girişimciler, yeni yüzyılın hem fatihleri hem de misyonerleridirler.

Artık ülkeler ordularla değil, örgütlerle ele geçiriliyor.