ALAMAN HIYARLARI, İNCİLUZ SALATALIKLARI…

Onbeş gündür tüm Dünya TV lerin başında futbolun en çekici turnuvası için hop oturup hop kalkıyorlar ya…Keşke Türkiye ekibi de orada olsaydı …

 

Futbol, maç esnasında ne zaman nasıl bir pozisyon olacağı kestirilemediği içindir ki; bu durumun yarattığı heyecan nedeniyle  hemen hemen tüm Dünya’da önde gelen spordur. Bir bakmışsın ekip birkaç farkla önde iken, bir de bakıyorsun birkaç dakika içinde şipşak geriye düşmüş olabiliyor. Maç esnasında düşüp kalkmaktan bitap olmuş ve yuhalanmış bir oyuncu bir bakıyorsunuz ki dirilmiş; peş peşe rakip fileleri bir iki kez havalandırmış olsun…Tüm hataları sıfıra indiği gibi bir anda kahraman olup çıkabiliyor…

 

İnsan yaşamı da bir çeşit futbol müsabakası gibidir. Belli bir seviyeye gelmiş kişi, şahlanmışcasına rakip kaleyi topa tutup alkışları ve doğal sonucu olarak yarattığı ekonomik kazanımlarını, bir bakmışsın küçücük bir düşüncesizlik veya dalgınlık sonucu tümden yitirmiş olabiliyor.

 

Halit KIVANÇ üstat, bu durumu gayet güzel tanımlamıştır…TOP YUVARLAKTIR ibaresi her şeyi anlatmaya yeter ..90 ların sonlarında Fransa Kupasında bir mahalle ekibi finale kadar yükselmiş, final maçını yayınlayabilmek için tüm ülkelerin TV leri  kesenin ağzını iyice açmıştı diye hatırlıyorum… Bir şehir Devlet’in ekibinin koca ülkenin ulusal takımını nasıl rezil ettiğini de keza TV de izlediğimi de…Müsabakadan önce rezil olan devletin spor basınının yazdığı ile maç sonucu yazdıklarının arasındaki tezatı hatırladıkça halen gülesim gelir…

 

Sanırım 1990 Dünya Kupası sırasında futbol otoriteleri Kamerun ekibinin gösterdiği performansa dayanıp; “AFRİKA’DAN BİR DÜNYA ŞAMPİYONUNUN ÇIKMASI YAKINDIR” iddiasını ortaya atmışlar ama bugüne kadar gerçekleşmemişti. Turnuvanın Güney Afrika evsahipliğinde yapılmasına rağmen bu sefer de gerçekleşemeyeceği, çünkü şu ana kadar biri dışındaki tüm Afrika ekiplerinin elendiği görülüyor…

 

Turnuvaya devam eden ekibin oyuncularının hemen tamamının  on yıl kadar önce futbol açısından ileri ülkelere eğitim amaçlı gönderilmiş, o ülkelerin kalburüstü takımlarında oynayarak yetişmiş olduklarını düşününce, ve turnuvada gösterdikleri tekniğe dayalı akıl dolu performansı görünce kendi adıma “GALİBA BU SEFER OLACAK…NEDEN OLMASIN!…” diyorum.

 

Bahsettiğim bu ülke GANA… Ekonomisini iyi bilmem ama gayet güzel ve akıllı futbol oynadıklarını görüyorum TV başında izlerken…Umarım Latin Futbolunun önde gelen temsilcisi URUGUAY’ı çeyrek finalde elerler…Eğer bu gerçekleşirse, eminim en azından final oynayacaklardır…Bu durumda sürprize hazırlıklı olalım diyorum.

 

Yazımın başlığının nedeni ise şu:

 

Almanya ekibi beleşten bulduğu ama güzel goller ile İngiltere ekibini sürklâse etti ya…Fizik güçe dayalı oynayan takımların gücü bir noktaya kadardır…Kendini yükseklerde gören  burnu havadaki ekibin A ise sofrada yenilmeye hazır eciş bücüş salata olacağıdır.

DİZİLER VE ÜTOPYA

Deliyürek dizisinin küçük kızımın ısrarı ile sanırım ilk sezonunun son bölümlerinin birini izlediğim zamana kadar dizilerle aram olmamıştı. Sadece diziler mi? Naklen maç yayınları dışında TV nin karşısına bile geçmezdim genellikle.Bir de; Oscar kazanacak kadar sanatsal veya herkes tarafından övülen birkaç filmi sinemada izlediğimi anımsıyorum.

Dizi merakım 2003 başlarında, şartlar gereği hayatımı idame ettirdiğim Adapazarı’nın bir belde/köyünde ikamet ettiğim yerde, ancak çubuk anten vasıtasıyla izleyebildiğim cnbc-e kanalındaki 24 dizisini farkettiğim zaman başladı denebilir. Farkettiğimde dizinin pazar akşamları GSM operatörlerinin birinin sponsörlüğünde 4 bölüm birden ve reklamsız göstermesi tetikleyici etki yapmıştı sanırım. Yine o sıralarda Kurtlar Vadisi‘nin SHOW TV’de yayınlanan ilk orijinal bölümlerini de kaçırmamaya çalışıyordum. Bu dizileri izleyenler farkettiler mi bilmem!…Benzer konular ama zıt karakterli başrol oyuncuları ile birbirlerini tamamlayan, daha doğrusu yarışan dizilerdi bunlar.

2000 başlarında ABD Başkanı’nın zencilerden birisi olacağını söyleseler, bıyık altından gülünür; “Neden olmasın? Şubat ayı 30 gün olduğu zaman belki ABD Başkanı zenci olur!…” denilerek dalga geçilirdi. İzlemeye başladığımda ise dizide bir zenci Senatör Başkan olmaya çalışıyor ve dizinin ikinci sezonunda ABD Başkanı olarak arz-ı endam ediyordu.  Sonraki sezonlardan birinde ise Başkan kadın olarak karşımıza çıkıyordu. Hillary Clinton‘un o bölümler yayınlandıktan çok sonra aday olduğu gözönüne getirirsekek…Dizinin son iki sezonunda Başkan bir kadın olarak görünüyor.  BİLİMKURGU tabir edilen ütopik fikirler bazen gerçekleşir bazen gerçekleşmez derler ya…Bugün ABD Başkanı bir zenci olduğuna göre…

Son zamanlarda, Klasik Türk roman ve hikâyelerinin eskilerde çekilen filmlerinin günün şartlarına adapte edilerek değişk senaryolarla dizi haline getirilmesi dikkat çekiyor. 1920 lerde yaşanmış bir olayı anlatan bir roman günümüze adapte edip dizi haline getirildiği zaman, haberim olursa ilk birkaç bölümü izlemeye çalışıyorum. Faytonlar, At Arabalarından bahseden romanı eğer okumuşsam(-ki genelde öyledir) izlemeye başladığım zaman ise şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Roman kişilikleri ayni isimlerle ve davranışlarla karşıma çıkıyor ama altlarında son model arabalar, ellerinin altında Laptop veya masaüstü bilgisayarlar, hemen her sahnede cep telefonuyla görüşmeler!… Romanda birkaç paragrafla anlatılmaya çalışılan romantik durumların dizilerde dakikalar süren yatak sahneleri halini alması…

Kimbilir!… Belki üşenmem ve bir senaryo kaleme alırım…Bu senaryo da Halkın seçtiği ama Atatürk benzeri yetkilerle donatılmış bir TC Başkanı ile onun çevresinde olanları, TC nin Dünya’nın önde gelen ülkelerinden biri olarak gösterip, olağanüstü bir kahraman kişilik yaratarak PKK gibi, TİKKO, İBDA-C gibi terörist ve radikal örgütleri çökertir, halkın huzur ve refah içinde yaşadığını gösteririm.

Neden olmasın?…”İNSAN HAYÂL ETTİĞİ MÜDDETÇE YAŞARMIŞ” ya…

BUGÜN 23 NİSAN

Tarihsel bakımdan günün önemi, yedi düvel tabir edilen devletler tarafından parçalanılmak istenen Türkiye’nin; bağrından çıkan akl-ı selim sahibi kişilerin bir araya gelerek, yeni bir devletin ilk adımlarının atılması olarak tanımlanabilen bir gün olmasıdır.

 

Tarihi anlatacak değilim, çünkü; 7-8 yaşına gelen her Türk çocuğu günün önemini ve ne anlam ifade ettiğini öğrenmiş olur. Biraz daha bilgi geliştirerek de Kurtuluş Savaşını öğrenir. Uzun yıllar boyunca Ulusal Egemenlik Bayramı olarak kutlanan bu gün, 30 küsur senedir ismine Çocuk Bayramı ilavesiyle kutlanıp, bu bakımdan Dünya’da ilk ve tek olarak dikkati çeker.

 

 

Günün kutlanması esnasında herkesin bildiği üzere Devlet Erkanı sembolik bile olsa makamlarını bir günlüğüne çocuklara devreder…İstenir ki, çocuklar büyüdükleri zaman bu makamlara gelmek için uğraşsınlar, bunun için hevesli ve gayretli olsunlar. Ne ulvi bir düşüncedir!…Devletine yararlı bir fert olmak düşüncesini AĞAÇ YAŞ İKEN EĞİLİR Atasözü’ne uygun olarak çocuklara aşılamak… Takdir etmemek için aklı kıt olmak gerekir.

 

Ancak, son günlerde olagelen bazı olayları gördükçe, bu ulvi düşünceye oldukça ters davranış ve tutumlarla karşılaştığımız ortaya çıkmaktadır. Bir yanda devleti içten içe oymaya çalışan birtakım karanlık ve densiz güruhlar…Diğer yanda, kısır politik emeller uğruna yapılan veya yapılmak istenen, günün şartlarına uygun değişimleri baltalamak isteyen dar kafalı ve ne idüğü belirsiz siyasetçi tipleri. Çocuklar, örnek alacakları veya daha doğru bir deyişle örnek almaları gereken  büyüklerinin yaptığı olumsuz davranışları, ileri teknolojik olanaklar sayesinde gördükçe  gelecekleri ve emelleri hakkında şüpheye düşmezlerde ne olur!…

 

AKLIN YOLU BİRDİR düşüncesiyle,  çocuklarımızın bu mutlu gününde onlara örnek olabilecek tutum ve davranışlar içinde olunabilse…”Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor İnsan…” deyimine uygun olanaklar yaratılarak yılın her gününün bir 23 Nisan olabilmesi sağlanabilse..

 

Geleceğin temeli çocuklardır, başkaları değil…Önemli olan,bu çocukları gereğince yetiştirebilmek ve vatan – millet sevgisini iyi hasletlere tanık olmalarını sağlayarak temin edebilmektir…

POTANSİYEL SAHTEKÂRLAR

Hemen herkesin bildiğini sandığım bir özdeyiş vardır;

 

“KÖPEK BİLE YEMEK YEDİĞİ KABI PİSLEMEZ

 

Son zamanlarda olagelen olgulara baktığımda ise, yemek yediği kabı pisleyen birçok kişilikle karşı karşıya kaldığımı üzülerek ne kelime hayıflanarak görmekteyim.

 

Umarım bu yazımı da birileri üstlerine alınıp suç duyurusunda bulunarak değerli vaktimi yine çarçur etmezler. Çünkü geçen aylarda boşu boşuna vakit harcamak zorunda kaldığımı yazmıştım.

 

Bir devlet düşünün; tebaasının rahat yaşaması için gerekli teknolojik ve sınai yatırımlar için yırtınsın, bunu yaparken tebaanın enflasyon belasıyla karşı karşıya kalmaması için gerekli ekonomik tedbirleri alıp uygulamaya çalışsın. Sosyal Devlet tanımına uygun hareket etmeye ve hiçbir tebaasının açlıktan ölmemesini sağlamaya uğraşsın. Hangi nedenle olursa olsun fakirlikle karşı karşıya kalanlara elinden gelen tüm mali ve sosyal yardımları yapmaya gayret etsin.

 

Bir devlet düşünün; güvenliği için gerekli tedbirleri almak amacıyla bütün giderlerini karşılayarak, en mükemmel çağdaş eğitimi verip asker eğitsin ve bunlar için en iyi mali şartları sağlasın. Subaylarına lojman, eratına rahat yaşamaları için her türlü imkânın sağlandığı kışlalar kursun. Sivil güvenlik için polis teşkilatını en mükemmel donanımlarla donatsın. Görevlerini yaparken rahat etmeleri için gerekli tüm yasal ve sosyal tedbirleri almaya çalışsın.  

 

Bir devlet düşünün; ihtiyaç duyulan sahalarda bilim adamları yetiştirebilmek için tüm imkânlarını seferber etsin. Onların yurt içi ve dışında en iyi şekilde eğitim almaları için yırtınsın. Tahsilleri tamamlanınca da devletin mali ve teknolojik imkanlarını önlerine serip yeni gelişmelere önayak olmaları için uğraşsın.

 

Bir devlet düşünün; tebaasının devletle ilgili işleri için yerel yönetim teşkilatını güçlendirip hizmetin vatandaşın ayağına gelmesi için tüm imkânlarını zorlasın.

 

Bu devlete yapılacak en büyük kötülük şunlar değil midir:

 

–Aldığı ve alacağı ekonomik tedbirlerin birilerinin çıkarlarına ters olması nedeniyle sürekli baltalanmaya çalışılması…

 

–Binbir güçlükle yetiştirdiği asker ve polisin birilerinin kış kışlaması nedeniyle devletin temeline dinamit koyacak hal ve hareketlere kalkışması…

 

–Bilim adamı olsunlar diye uğraştığı kişilerin çoğunluğunun sözleri ve yazılarıyla milletin kafasını karıştırıp, devlete düşman ve bölücülük gibi olgulara alet olmaya çalışması…

 

–Yerel yönetimlerde kişisel çıkarların devletin ve halkın çıkarlarından üstün görülmeye, bunu gerçekleştirebilmek için her türlü sahtekârlığın yapılmasından çekinilmemesi..(-nüfus sahtekârlığı, yetkiyi kötüye kullanma, rüşvet, irtikap v.b)

 

Bütün bunlar sadece ama sadece tek bir olguya işaret etmektedir. Bunları yapanlar, yapılmasına önayak olanlar, yapılması için bilerek veya bilmeyerek kullanılan tüm kişilikler POTANSİYEL SAHTEKÂR tanımına girmektedirler.

 

Yazık, çok yazık!….

İKTİDAR HIRSI

Siteyi takip edenler anlamışlardır…Yazdığım yazının içeriğine değinen siyasi kararlar haricinde siyasete bulaşmamaya çalıştım. Ancak, güncel gelişmeler; ortalığı bulandıracak komplo teorisi kokan durumlar, birilerinin bu kaos ortamı benzeri olgulardan medet ummaları ve siyasi rant peşinde koşmaları…Hem bu hususa değinmeme, hem de bağlarımı kopardığım siyasetle ilgili bu yazıyı yazmama çanak tuttu.

 

Türkiye’de 14 Mayıs 1950 de yapılan seçimler ile işbaşına gelen Demokrat Parti iktidarı ve sonunda nasıl alaşağı edilerek  birinci kaos döneminin, 1965 te işbaşına gelen Adalet Partisi iktidarının 12 Mart muhtırası ve akabinde 12 Eylül darbeleri ile ikinci ve üçüncü kaos dönemlerinin yaratıldığını…28 Şubat muhtırası ile de iktidarın nasıl el değiştirdiğini konuyla ilgisi olan herkes bilir. Bu  olguları irdelerken öncelik içteki iktidar hırsı sahiplerinin orduyu kışkırtmaları ve işbirliği yapmaları, ortamı gerecek söylem ve eylemlere kalkışmaları aleni olarak ortadadır.

 

Basit bir örnekle açıklayayım;

 

İki kardeş bir şirket kurarak sanayi ve ticaret hayatına atılır. Biri maddi olarak, diğeri beyinsel ve emek olarak ilk başlarda başarılı olur ve şirketi büyütürler. Maddi gücü olan kardeş, hiç gereği yokken ve gücüne güvenerek diğerini pasif duruma düşürüp işi profesyonele havale etmeyi düşünür ve uygular. Ancak, görevlendirilen kişi memur zihniyetine haiz ve şirketin faaliyet alanı ile ilgili hiçbir tecrübesi olmayan biridir. Doğal olarak kısa zamanda şirket zarar etmeye başladığında güçlü kardeş işi tamamen diğerine bırakıp aradan sıyrılır. Yönetimi eline alan, teknik ve mali yönden işi bilen, ancak sermayesi olmayan kardeş elinden geleni yaptığı halde, sermayesizlikten ihalelere giremez ve iş alamaz duruma düşer.  Sonuçta, kör topal yürütülen ve emek harcanan şirket, iflas etmemek için  kapatılmak zorunda kalınır. Asıl kaybeden, emeği ve beyni olan kardeştir. Diğerine bir şey olmaz ve o yoluna devam eder ama öteki birçok gaile ve zorlukla baş etmeye, hayatını yeniden kurmaya çalışır. Başarılı olur, olmaz o ayrı konudur…

 

Örneği genellemeye çalıştığımızda, Türkiye’deki iktidar hırsı sahibi ama yönetimsel araçlardan bihaber güruhun yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Parti veya şahıs ismi vermeye gerek yoktur. Bu güruh, iktidarı ele geçireyim de nasıl olursa olsun düşüncesindedir. Kendi çıkarları için orduyu kışkırtarak, şer güçleri ile işbirliği yapıp kaos ortamı yaratarak işbaşına gelmeyi mübah görürler. Muhalefette iken hiçbir şekilde yapıcı davranmazlar, “Kardeşim, kazın ayağı öyle değildir. Bu iş o şekilde değil bu şekilde yapılırdemez, sadece ve sadece alınan kararlara, yapılan işlere muhalefet etmeyi marifet sanırlar…Bunun için ellerinde bir koz her zaman hazırdır. Atatürkçülük kozunu oynarlar ama bilmezler ki Mustafa Kemal yaşasaydı ve bunların yaptıklarına şahit olsaydı ilk olarak darağacına göndereceği kişiler sadece ama sadece kendileri olacaktı.

 

Yeri gelmişken değineyim. İngiliz Oyunu olarak adlandırılan bir siyasi durum vardır. Kökeni İngiliz’lerin tarihi iktidar hırsına dayanır. Kendi çıkarlarına ters gördüğü, büyüyüp tekerine çomak sokmasını istemediği olgular karşısında “BÖL VE YÖNET” taktiği uygulanır. Bu meyanda, ne zaman Türkiye ekonomik ve siyasi bakımdan şahlanmaya görsün, derhal birileri ele geçirilip ülkede kaos ortamı yaratılmaya çalışılır ve genelde muvaffak olunur.

 

Anlayana…

2012′DE BÜYÜK BİR BİLİNÇ SIÇRAMASI iddası ve usulu kafiden bir hadis… yorumsuz

USULU KAFİ’DE GEÇEN VE İMAM CAFER’DEN RİVAYET EDİLEN BİR SÖZ… VE ARDINDAN 2012 YILINDA YAŞANMASI MUHTEMEL OLAN ”BİLİNÇ SIÇRAMASI” TEORİSİ ADLI YAZI.. İKİSİ TÜMÜYLE AYRI DÜNYALARIN YAZILARI OLMASINA VE BİRBİRİNDEN ÇOK FARKLI ZAMANLARDA GÜNDEME GELMİŞ OLMALARINA RAĞMEN İLGİ ÇEKİCİ BİR UYUM GÖZE ÇARPIYOR…
BAŞKA BİR YORUM YAPIP ZİHNİNİZİ BELLİ BİR KALIBA GÖRE DÜŞÜNMEYE SEVK ETMEMEK İÇİN SÖZÜ BURADA NOKTALIYORUM…

İmam Muhammed Bakır Aleyhisselam şöyle buyurdu: Kaimimiz İmam Mehdi Aleyhisselam kıyam ettiğinde Allahu Teala elini kulların başına koyar ve onların akıllarını toplar, hilim ve vakarlarını kâmil eder. (Yani İmam Mehdi Aleyhisselam’ın zuhurunda insanların akılları en üst seviyeye ulaştırılır.)

Kaynak: Usulu Kafi c. 1 h. 21

Son birkaç yılda kişisel gelişim konusuyla ilgilenenlerin sayısında gözle görülür bir artış yaşanırken, bu alanda en büyük ilgiyi kuantum üzerine yapılan çalışmalar çekiyor. Artık hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şey var o da kendi düşüncelerimizin ve seçimlerimizin hayatımızın gidişatını önemli ölçüde etkilediği… Yani ’ne düşünürsek oyuz’. Kuantum fiziği de bu tezi sağlam temellere oturtuyor. İzmir ve İstanbul’da kurduğu Kuantum Eğitim Danışmanlık Merkezi’nde profesyonel kuantum koçluğu yapan ve bu işin eğitimini veren, ’Kuantum Sıçraması’, ’Kuantum Koçluk Programı’ ve ’Kuantum Diyarında Kelebekleri Özgürleştirmek’ adlı kitapların yazarı Nilda Ferhan Efeçınar, hayatını değiştiren kuantumu şimdi geniş kitlelere yaymaya çalışıyor. Ancak bu yayılma sandığımızdan daha hızlı bir şekilde gerçekleşiyor o kadar ki Efeçınar’a göre çoklu evrenlerin varlığı kanıtlanırsa kuantum fiziği demode bile kalabilir. Efeçınar, takvim yaprakları 2011’leri gösterdiğindeyse insanlığın bir bilinç sıçraması yaşayacağını söylüyor.

Kuantum fiziğini, klasik fizikten ayıran farklar nelerdir?
Klasik fizik, madde ve enerjiyi ayrı tutardı. 1930’larda kuantum araştırmaları Max Planck’ın ışığı incelenmesiyle başladı. Planck; ’foton kütlesiz bir enerjidir ve her kütlesiz enerji kütleli enerjinin formunu değiştirir’ dedi ki bu çok önemlidir. Yani düşüncelerimiz kütlesiz bir foton ve enerjidir. Bu enerji, kütleli olan kendi bedenlerimiz de dahil olmak üzere yaşantımızı değiştirebilecek güce sahip. Kuantum, ’madde diye bir şey yoktur, madde denilen her şey yoğunlaşmış enerjidir’ diyor. Klasik fizik ise insan zihninin evrenin şekillenmesinde hiçbir şekilde etkisinin olmadığını söylüyor. Buna göre evren bir saat gibi işler, belli bir mekaniği vardır, insanoğlu bu evrene gelir, yaşar ve gider. Kuantum fiziği ise bu evrenin şekillenmesinde ve yaşamın yönlenmesinde kuantum enerjinin çok büyük bir etkisi olduğunu söyler. En yoğun enerji de düşünce olarak adlandırdığımız insan zihnidir. Buna göre insanlar birçok seçenek arasından birini seçebiliyorlar ve onları yaşayabiliyorlar.

Kuantuma olan ilgi son yıllarda neden bu kadar arttı?
Çünkü bugüne kadar daha kaderci bir zihniyet söz konusuydu. Düşünün, bir anda birileri ’Siz kendi hayatınızı kendiniz biçimlendiriyorsunuz’ demeye başladı. Uzun süre bir çatışma oldu, bunun altında yatan sebeplerden biri de din ve bilimin kavgası. Bugüne kadar gelişen materyalist sistemin tamamen karşıtı olan bir düşünce sistemi olduğundan ortaya çıkmasının geciktiğini düşünüyorum.

Bilim çok çabuk ilerliyor, kuantum fiziğinin bir adım sonrasından bahsetmek mümkün mü?
Doğru, geçen yıl CERN’de yapılan deneyde bilim adamları ’Higgs bozonu’ parçacığını yani Tanrı zerreciğini arıyorlardı. Kuantum felsefesinin bir adım sonrası çoklu evrenler… Eğer Higgs parçacıklarının var olduğu kanıtlanırsa o zaman çoklu evrenlerden söz edebileceğiz. Kuantum fiziği der ki; ’bir sürü olasılık vardır, sen bunlardan birini seçer ve yaşarsın’. Yeni kuantum fiziği ise; ’hem su, hem kola hem de kahve içmek istiyorsan evrenlerden birinde su, birinde kahve, diğerinde de kola içersin’ diyor. Akıl karıştırıcı bir durum, paralel evrendeki kendimizden nasıl haberdar olacağız, belki de karadeliklerden bir geçiş olacak… Şu an bildiklerimizle bunlardan haberdar olunamıyor.

BİR ADIM SONRASI PARALEL EVRENLER
2012 yılında kıyamet kopacağına inananlar var. Kuantum düşünce sisteminde bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Kıyametten bahsediyorlar ama bu bildiğimiz anlamda değil. ’Kıyam etmek’ ayağa kalkmak, uyanmak, uyanış anlamına geliyor. Zaten bu süreç başladı. Evrende sadece biz yokuz, uzaylılar gibi farklı varlıklar da söz konusu ve belki de bu dönemde onlarla bağlantıya geçilecek. Beklenen ’kıyamet’ bu dünyanın yok olması değil, zihnin farklı bir algılayış modeline geçmesi şeklinde olacak. Maya takvimi 2011 yılında bitiyor. İşte tam o yıllarda büyük bir bilinç sıçraması olacak. Buna bir nevi ’aydınlanma çağı’ da diyebiliriz.

Peki, bu bilinç sıçramasını yapamayanları neler bekliyor?
Ruhsal olarak sıkıntı çekeceklerini düşünüyorum. Çünkü onlar, korku ve endişe alanına inecek. Güven ve sevgi enerjisini yaşayan kişilerse, geçişi çok rahatlıkla yapabilecek. Zihnimizin daha yüksek potansiyelini kullanacağımız, aydınlık bir dönem başlayacak. Aslında böyle bir geçişin olacağı dönemi yaşayacağımız için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

KRİSTAL ÇOCUKLAR BİZİ GEÇİŞE HAZIRLIYOR
Bir de kristal çocuklardan bahsediliyor, bu çocukların 2012 ile bağlantısı nedir?
Kristal çocuklar, Indigo çocuklardan sonra gelen kuşak. Genetik ve düşünce olarak çok farklılar. Aslında onlar bizlere bir şeyler öğretmek, 2011-2012 yıllarında beklediğimiz geçiş alanına hazırlanmamız için geliyor. Beynimizin bazı bölgelerini kullanmadığımızdan kozmik alan bilgilerinin olduğu bölgeden o bilgileri henüz alamıyoruz. Ama bu çocuklarda bu yetenek var. Telekinezi, telepati gibi yeteneklere sahip bir gruptan bahsediyoruz.

Kirli zihinler kuantumla nasıl temizleniyor?
Siz kuantum koçluğu da yapıyorsunuz, bu sistem nasıl çalışıyor?
Kişiler aslında ne yapmaları gerektiğini bilinçaltı düzeyde bilir, ancak zihin bunu bilmez. Çünkü ego kafasını karıştırır. Zihin geçmişte yaşadığı deneyimlere göre olayları farklı olarak algılamaya meyillidir. Geneller, çarpıtır ya da bozar. ’Ne yapsam başarılı olamıyorum’, ’kimse beni sevmiyor’ vs. hepsi bir inanç sistemidir. Kuantum koçluğunda akıllıca sorularla kişinin asıl yaşadıklarını yüzeye çıkartırız. Sorularla bu kişilerin inanç sistemlerini ilk önce bilinç düzeyinde erozyona uğratıyoruz. Sonra diğer koçluklarda olmayan bir şey yapıyoruz ve bunu bilinçaltına yerleştiriyoruz. Bunun sonrasında insanlar kendi güçlerinin, yapabilirliklerinin farkına varıyor. Kuantum koçluğu çok hızlı ilerleyen bir sistem. 4 ana bölümden oluşuyor; öğrenci, yaşam, nefes ve kariyer koçluğu. Kariyer koçluğu; hem şirketlerin hem de şirket içi çalışanları ilgilendiriyor. Hedef; çalışanların şirketlerinin vizyonunu anlayabilmesi ve bu vizyona uyumlu olarak çalışabilmeleri. Her departman için farklı bir çalışma yapılması gerekiyor.

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=4676

KONUŞARAK ÇALIŞANLAR

Hayatımızın her evresinde ilginç bir insan tipiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu tipler; bir şeyler üretmeyen, yaratıcılığı, buluşçuluğu olmayan, yalnızca mevcudu paylaşma kavgası veren tumturaklı söz söyleme ustaları olarak tanımlanan tiplerdir.  

 

Önlerine bir miktar odun kütüğü konulup, ellerine bir balta verilerek “Bu kütükleri sobada yakılabilecek hale getirir misin?” denildiğinde; baltayı eline alıp şöyle bir evirip çevirerek ve kütüklere bakarak, rica edene dönüp “Baltayı şu şekilde tutacağız, düzgün bir kütüğün üzerine konulan başka bir kütüğü şöylece yerleştirip, baltayı  şöyle indireceğiz.”der ama zahmet edip isteneni yapmazlar. Kendisinden ricada bulunanın işi yapmasını beklerler. Bu tipler ne politikacı olarak tanımlanabilirler ne de siyasetçi…

 

Bu toplumda inanılması güç bir süreç yıllardır işliyor: Tıkanmış bir tuvaleti açmanın bile belirli bir metod kullanılmaması halinde imkansız olduğunu çoğumuz biliriz. Bu denli basit bir sorunu dahi bir “yöntem”le çözmek gerektiğini idrak edip, ya bilen birisini çağıran ya da nasıl yapılması gerektiğini öğrenmeye çalışan insanlarımız, bu tiplere her zaman kanarlar; onların hiçbir işe yaramadığını bildikleri halde yine de söylediklerine kanarak kendilerini sömürmelerine ve rahat yaşamalarına belki de basit ve kestirme çözümlere karşı eğilimlerinden ötürü, bu ehliyetsiz kişilere  çanak tutarlar. Kısacası, kalitesizlik özleri değişmeden kalite propagandası yapıla yapıla bir süre sonra kalitesizlik kalite olarak anlaşılmaya başlanır. Bu tiplerin ellerinden gelen tek bir haslet vardır. Yalan söylemek…

 

Yalan, dünyanın yapılabilecek en kolay mesleği, icra edilebilecek en kolay sanatı, keşfedilebilecek en zor şeyleri kolayca keşfedebilmenin en kolay yoludur Karşımızdaki insanın, yalan söylediğini anlasak bile, bir çoğumuz bunun doğruluğunu araştırma ihtiyacını duymuyoruz Karşımızdakilerin duymak istediklerini onlara söylemek, onların mutluluğunu görüp karşılığında ödüllendirilmek, hepsi küçücük bir yalanın büyük eserleridir Eğer doğruyu söylemiş olsanız başınıza gelebilecekleri asla tahmin edemezsiniz

 

Teknolojik ilerlemelerin bu kadar hızlı ve yoğun yaşanması da engelleyemiyor yalanı ve yalan söylemeyi Hatta yalan ve yalancılık çağa ayak uydurup hızla büyüyüp ve gün be gün gelişim gösteriyor Tıpkı bir bukalemun gibi ortama, çağa, mesleğe, sanata, kısacası her şeye uyum sağlıyor

KARADENİZ PETROLÜ

Karadeniz’de petrol aramak için yıllardır ön çalışmalar mevcuttu. Yüzeyin 1500 metre kadar derinlerindeki balçık tabakasının alt kısımlarında yüksek graviteli petrol olabileceği yapılan sismik ve jeolojik etüdlerle ortaya konulmaya çalışılmıştı yıllardır. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), bu iş için yatırım bütçesinin önemli bir bölümünü sarfediyordu.

 

TPAO, Brezilya’lı  petrol şirketi Petrobras ile protokol yapıp derin stratigrafik sondaj için kule - platformu getirmiş durumda ve boğaz köprülerinin altından geçebilmesi için kulenin kesilmesi, daha doğrusu demonte edilerek sondaj yapacağı sahaya geçmesi için çalışıldığı belirtiliyor. Öngörülenin  2500 metrelik sondaj olduğu bildiriliyor. Tahmini rezervin ise 15 milyar varil (-2.8 milyar ton) olduğu vurgulanıyor. Yıllık ihtiyacımızın 35 milyon ton olduğu düşünülürse!…

 

Petrol, şu andaki bilinen dünya rezervi ve tüketim gözetilince 30 yıla kadar bitecek bir enerji argümanı olarak biliniyor. Yeni bir sahada ve rezerv olarak mükemmel petrol bulununca, bulan ülkenin ekonomisi kendiliğinden şahlanıyor haliyle. Bunun tipik örneği Kuzey Denizi Petrolü…Bu sayede İngiltere ve Norveç ekonomik bakımdan refah seviyesini bile aşmış durumdular şu an.

 

Türkiye ise tükettiği petrolün ancak % 10 kadarını istihsal edip, kalanını ithal etmek mecburiyetinde olan bir ülke olduğundan sonuçlar ortada. Fasit daire içinde kıvranıp duruyoruz. Bu müjdeli haberler ve gelişmeler sevindirici olmaz da ne olur?

 

Yeni Petrol Yasası gereği, eğer petrol bulunur ve işletilmeye alınırsa % 60 ının yabancı ortağa gitmesi gibi bir açmaz mevcut ortada. Daha önceki bir yazımda, muhalefetin bu Kanun çıkarılırken saçmalayacağına; savaş ve olağanüstü durumlarda tamamının devletin hakimiyetinde olmasına dair madde koydurmalarının daha iyi olacağını vurgulamıştım. Onlar, polemiği TC’nin çıkarlarından daha önde gördükleri için olacak tınmadılar bile haliyle.

 

Umarım petrol kapanına rastlanır ve güzelim ülkemiz ile vatandaşlarımız lâyık oldukları refaha bir an önce ulaşırlar. Tek endişem; Dünya’nın Bor rezervinin % 75 ine sahip ülkemizin, basiretsiz politikalar nedeniyle asgari 250 yıl müddetle Dünya’yı parmağında oynatabilecekken oynatamamasının nedenleri gibi bir durum ortaya çıkmaz. Bulunacak ve işletilecek petrol, sadece ülkemiz ve vatandaşlarımızın yararı için kullanılır

DOMUZ GRİBİ

Nedendir bilinmez!…Son zamanlarda adeta üzerimde ölü toprağı var gibi.

 

Aslında değinmem gereken birçok güncel olay var, var ama içimden hiçbir şey yazmak geçmiyor ve üşeniyorum sürekli. Hangisine değineyim!…Demokratik Açılım denen Kürt azınlığın densizliklerini affetmeye yönelik ucube tasarı mı?Geçen ay şahit olduğum maden sahası dolandırıcılığı teşebbüsü mü? Geçici olarak içinde bulunduğum mali açmaz mı?….saymakla bitmez bunlar…

 

Bir dostumla sanal ortamda sohbet ediyordum ki, korkunç bir durumla ilgili şikayetleri dikkatimi celbetti. Olay sağlık sektörü ile ilgiliydi ve son zamanlarda vitrinden hiç ama hiç düşmüyordu. Okurlarım neden bahsettiğimi anlamışlardır hemen.  Domuz Gribi veya H1N1 denen virüs.

 

Sağlık sektöründe çalışan dostumun  açıklaması gerçekten korkunçtu. Çalıştığı hastanede iki adet virüs vakasıyla karşılaştıklarını; hastane yönetiminin birkaç tane olsa bile koruyucu maske alıp personele dağıtmadığını; Allah’a emanet edildiklerinden dem vurup, Sağlık Bakanlığının da aşı yapılmasını istediğini ama kimsenin gönüllü olarak aşı yaptırma yoluna başvurmadığını söylüyordu.

 

Elde edilen aşıların deneme amaçlı olarak 3.Dünya Ülkelerine gönderildiğini; Doktorların aşı olunmaması yönünde telkinlerde bulunduğunu da söyleyince meraklanıp şöyle bir dolaştığımda konu ile ilgili ilginç haberlere de rastladım.

 

Aşının ilk olarak üretildiği ABD’de, aşı yaptıran bir genç kızın yürüme yeteneğini kaybettiği; ilginç olanın ise, yürümeye çalışırken kasılıp birkaç saniye sendeledikten sonra yere düştüğünü ama geriye doğru yürürken veya koşarken zorluk çekmediğinden bahseden bir haberde; doktorların,  milyonda bir görülen bu nörolojik(-sinirsel) hastalığın H1N1 aşısıyla tetiklendiğini belirtmeleri de oldukça ilginç.

 

Doktorlar, bu vakadan dolayı insanların aşı olmaktan kaçınmamaları gerektiğini söylese de aşı ile ilgili tartışmalar daha da şiddetlenecek gibi görünüyor. Yazımı teknik bir bilgi ile tamamlarken; hijyene azami dikkat sarf etmeleri gerektiğini vurgulayayım.

 

ABD ile Kanada’ya yayılan ve Avrupa ile Avustralya’da da izlerine rastlanan virüs, insandan insana geçebiliyor ve insan, domuz ve kuş gribi karışımından oluşan bir virüs olarak tanımlanıyor.Domuzlardan kaynaklandığı tahmin edilen virüs, insandan insana, hapşırık, öksürük ve hatta ele bulaşması halinde tokalaşma yoluyla bulaşabiliyor

 

 

 

 

SİMURG

SİMURG

 

Tasavvuf ile ilgilenen hemen herkesin bildiği bir kıssa vardır;

 

Hani kuşlar kendilerine bir kral seçmek istemişler ve Kafdağı’nın ardında ikamet etmekte olan Simurg’u yani Zümrüd-ü Anka’yı kral seçince de ona biat için yola çıkmışlar, ancak yolda hemen hepsi telef olmuşlar da; hedefe varan sadece 30 kuş imiş ve vardıklarında da can çekişiyorlarmış. Ama Kafdağı’na vardıklarında buldukları Simurg’un kendilerinden başka bir şey olmadığını anlayıp anlamadıkları da halen tartışılır. Çünkü Simurg, Farsça’da  otuz kuş demektir.

 

Malum…Ramazan ayındayız. İbadet, içimizin arınması içindir. Herkes kendi amellerinden sorumludur ya, ibadet içinde ayni şeydir. Sadece anlayabilme açısından küçük bir nüans farkı vardır diyebilirim.

 

İbadet ederek, açık anlamların bütün yükünden kurtulup kendisiyle baş başa kalabilen kişiye halk arasında ermiş derler. Bu kişiler o andan itibaren yakınlarında bulunanları irşad ederek ayılmalarını sağlamak isterler genellikle. Ancak, açık anlamlarını sayıp döktükleri nitelikleri; insanların büyük çoğunluğunun kafaları niteliksiz bir varlığı kavrayabilecek kadar olgunlaşmadıklarından, anlatmakta zorlanır ve çabaları genellikle boşa gider.

 

Normal bir insanın aklı hiçbir doğaüstü yeteneğe inanmaz. “Acaip ve garaip görmek istersek kendimize bakarız.” derler. Yunus Emre ne diyordu mısralarında?…

 

 Allah’ı ararsan gönlünde ara,

Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir.