İKTİDAR HIRSI

Siteyi takip edenler anlamışlardır…Yazdığım yazının içeriğine değinen siyasi kararlar haricinde siyasete bulaşmamaya çalıştım. Ancak, güncel gelişmeler; ortalığı bulandıracak komplo teorisi kokan durumlar, birilerinin bu kaos ortamı benzeri olgulardan medet ummaları ve siyasi rant peşinde koşmaları…Hem bu hususa değinmeme, hem de bağlarımı kopardığım siyasetle ilgili bu yazıyı yazmama çanak tuttu.

 

Türkiye’de 14 Mayıs 1950 de yapılan seçimler ile işbaşına gelen Demokrat Parti iktidarı ve sonunda nasıl alaşağı edilerek  birinci kaos döneminin, 1965 te işbaşına gelen Adalet Partisi iktidarının 12 Mart muhtırası ve akabinde 12 Eylül darbeleri ile ikinci ve üçüncü kaos dönemlerinin yaratıldığını…28 Şubat muhtırası ile de iktidarın nasıl el değiştirdiğini konuyla ilgisi olan herkes bilir. Bu  olguları irdelerken öncelik içteki iktidar hırsı sahiplerinin orduyu kışkırtmaları ve işbirliği yapmaları, ortamı gerecek söylem ve eylemlere kalkışmaları aleni olarak ortadadır.

 

Basit bir örnekle açıklayayım;

 

İki kardeş bir şirket kurarak sanayi ve ticaret hayatına atılır. Biri maddi olarak, diğeri beyinsel ve emek olarak ilk başlarda başarılı olur ve şirketi büyütürler. Maddi gücü olan kardeş, hiç gereği yokken ve gücüne güvenerek diğerini pasif duruma düşürüp işi profesyonele havale etmeyi düşünür ve uygular. Ancak, görevlendirilen kişi memur zihniyetine haiz ve şirketin faaliyet alanı ile ilgili hiçbir tecrübesi olmayan biridir. Doğal olarak kısa zamanda şirket zarar etmeye başladığında güçlü kardeş işi tamamen diğerine bırakıp aradan sıyrılır. Yönetimi eline alan, teknik ve mali yönden işi bilen, ancak sermayesi olmayan kardeş elinden geleni yaptığı halde, sermayesizlikten ihalelere giremez ve iş alamaz duruma düşer.  Sonuçta, kör topal yürütülen ve emek harcanan şirket, iflas etmemek için  kapatılmak zorunda kalınır. Asıl kaybeden, emeği ve beyni olan kardeştir. Diğerine bir şey olmaz ve o yoluna devam eder ama öteki birçok gaile ve zorlukla baş etmeye, hayatını yeniden kurmaya çalışır. Başarılı olur, olmaz o ayrı konudur…

 

Örneği genellemeye çalıştığımızda, Türkiye’deki iktidar hırsı sahibi ama yönetimsel araçlardan bihaber güruhun yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Parti veya şahıs ismi vermeye gerek yoktur. Bu güruh, iktidarı ele geçireyim de nasıl olursa olsun düşüncesindedir. Kendi çıkarları için orduyu kışkırtarak, şer güçleri ile işbirliği yapıp kaos ortamı yaratarak işbaşına gelmeyi mübah görürler. Muhalefette iken hiçbir şekilde yapıcı davranmazlar, “Kardeşim, kazın ayağı öyle değildir. Bu iş o şekilde değil bu şekilde yapılırdemez, sadece ve sadece alınan kararlara, yapılan işlere muhalefet etmeyi marifet sanırlar…Bunun için ellerinde bir koz her zaman hazırdır. Atatürkçülük kozunu oynarlar ama bilmezler ki Mustafa Kemal yaşasaydı ve bunların yaptıklarına şahit olsaydı ilk olarak darağacına göndereceği kişiler sadece ama sadece kendileri olacaktı.

 

Yeri gelmişken değineyim. İngiliz Oyunu olarak adlandırılan bir siyasi durum vardır. Kökeni İngiliz’lerin tarihi iktidar hırsına dayanır. Kendi çıkarlarına ters gördüğü, büyüyüp tekerine çomak sokmasını istemediği olgular karşısında “BÖL VE YÖNET” taktiği uygulanır. Bu meyanda, ne zaman Türkiye ekonomik ve siyasi bakımdan şahlanmaya görsün, derhal birileri ele geçirilip ülkede kaos ortamı yaratılmaya çalışılır ve genelde muvaffak olunur.

 

Anlayana…

2012′DE BÜYÜK BİR BİLİNÇ SIÇRAMASI iddası ve usulu kafiden bir hadis… yorumsuz

USULU KAFİ’DE GEÇEN VE İMAM CAFER’DEN RİVAYET EDİLEN BİR SÖZ… VE ARDINDAN 2012 YILINDA YAŞANMASI MUHTEMEL OLAN ”BİLİNÇ SIÇRAMASI” TEORİSİ ADLI YAZI.. İKİSİ TÜMÜYLE AYRI DÜNYALARIN YAZILARI OLMASINA VE BİRBİRİNDEN ÇOK FARKLI ZAMANLARDA GÜNDEME GELMİŞ OLMALARINA RAĞMEN İLGİ ÇEKİCİ BİR UYUM GÖZE ÇARPIYOR…
BAŞKA BİR YORUM YAPIP ZİHNİNİZİ BELLİ BİR KALIBA GÖRE DÜŞÜNMEYE SEVK ETMEMEK İÇİN SÖZÜ BURADA NOKTALIYORUM…

İmam Muhammed Bakır Aleyhisselam şöyle buyurdu: Kaimimiz İmam Mehdi Aleyhisselam kıyam ettiğinde Allahu Teala elini kulların başına koyar ve onların akıllarını toplar, hilim ve vakarlarını kâmil eder. (Yani İmam Mehdi Aleyhisselam’ın zuhurunda insanların akılları en üst seviyeye ulaştırılır.)

Kaynak: Usulu Kafi c. 1 h. 21

Son birkaç yılda kişisel gelişim konusuyla ilgilenenlerin sayısında gözle görülür bir artış yaşanırken, bu alanda en büyük ilgiyi kuantum üzerine yapılan çalışmalar çekiyor. Artık hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir şey var o da kendi düşüncelerimizin ve seçimlerimizin hayatımızın gidişatını önemli ölçüde etkilediği… Yani ’ne düşünürsek oyuz’. Kuantum fiziği de bu tezi sağlam temellere oturtuyor. İzmir ve İstanbul’da kurduğu Kuantum Eğitim Danışmanlık Merkezi’nde profesyonel kuantum koçluğu yapan ve bu işin eğitimini veren, ’Kuantum Sıçraması’, ’Kuantum Koçluk Programı’ ve ’Kuantum Diyarında Kelebekleri Özgürleştirmek’ adlı kitapların yazarı Nilda Ferhan Efeçınar, hayatını değiştiren kuantumu şimdi geniş kitlelere yaymaya çalışıyor. Ancak bu yayılma sandığımızdan daha hızlı bir şekilde gerçekleşiyor o kadar ki Efeçınar’a göre çoklu evrenlerin varlığı kanıtlanırsa kuantum fiziği demode bile kalabilir. Efeçınar, takvim yaprakları 2011’leri gösterdiğindeyse insanlığın bir bilinç sıçraması yaşayacağını söylüyor.

Kuantum fiziğini, klasik fizikten ayıran farklar nelerdir?
Klasik fizik, madde ve enerjiyi ayrı tutardı. 1930’larda kuantum araştırmaları Max Planck’ın ışığı incelenmesiyle başladı. Planck; ’foton kütlesiz bir enerjidir ve her kütlesiz enerji kütleli enerjinin formunu değiştirir’ dedi ki bu çok önemlidir. Yani düşüncelerimiz kütlesiz bir foton ve enerjidir. Bu enerji, kütleli olan kendi bedenlerimiz de dahil olmak üzere yaşantımızı değiştirebilecek güce sahip. Kuantum, ’madde diye bir şey yoktur, madde denilen her şey yoğunlaşmış enerjidir’ diyor. Klasik fizik ise insan zihninin evrenin şekillenmesinde hiçbir şekilde etkisinin olmadığını söylüyor. Buna göre evren bir saat gibi işler, belli bir mekaniği vardır, insanoğlu bu evrene gelir, yaşar ve gider. Kuantum fiziği ise bu evrenin şekillenmesinde ve yaşamın yönlenmesinde kuantum enerjinin çok büyük bir etkisi olduğunu söyler. En yoğun enerji de düşünce olarak adlandırdığımız insan zihnidir. Buna göre insanlar birçok seçenek arasından birini seçebiliyorlar ve onları yaşayabiliyorlar.

Kuantuma olan ilgi son yıllarda neden bu kadar arttı?
Çünkü bugüne kadar daha kaderci bir zihniyet söz konusuydu. Düşünün, bir anda birileri ’Siz kendi hayatınızı kendiniz biçimlendiriyorsunuz’ demeye başladı. Uzun süre bir çatışma oldu, bunun altında yatan sebeplerden biri de din ve bilimin kavgası. Bugüne kadar gelişen materyalist sistemin tamamen karşıtı olan bir düşünce sistemi olduğundan ortaya çıkmasının geciktiğini düşünüyorum.

Bilim çok çabuk ilerliyor, kuantum fiziğinin bir adım sonrasından bahsetmek mümkün mü?
Doğru, geçen yıl CERN’de yapılan deneyde bilim adamları ’Higgs bozonu’ parçacığını yani Tanrı zerreciğini arıyorlardı. Kuantum felsefesinin bir adım sonrası çoklu evrenler… Eğer Higgs parçacıklarının var olduğu kanıtlanırsa o zaman çoklu evrenlerden söz edebileceğiz. Kuantum fiziği der ki; ’bir sürü olasılık vardır, sen bunlardan birini seçer ve yaşarsın’. Yeni kuantum fiziği ise; ’hem su, hem kola hem de kahve içmek istiyorsan evrenlerden birinde su, birinde kahve, diğerinde de kola içersin’ diyor. Akıl karıştırıcı bir durum, paralel evrendeki kendimizden nasıl haberdar olacağız, belki de karadeliklerden bir geçiş olacak… Şu an bildiklerimizle bunlardan haberdar olunamıyor.

BİR ADIM SONRASI PARALEL EVRENLER
2012 yılında kıyamet kopacağına inananlar var. Kuantum düşünce sisteminde bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Kıyametten bahsediyorlar ama bu bildiğimiz anlamda değil. ’Kıyam etmek’ ayağa kalkmak, uyanmak, uyanış anlamına geliyor. Zaten bu süreç başladı. Evrende sadece biz yokuz, uzaylılar gibi farklı varlıklar da söz konusu ve belki de bu dönemde onlarla bağlantıya geçilecek. Beklenen ’kıyamet’ bu dünyanın yok olması değil, zihnin farklı bir algılayış modeline geçmesi şeklinde olacak. Maya takvimi 2011 yılında bitiyor. İşte tam o yıllarda büyük bir bilinç sıçraması olacak. Buna bir nevi ’aydınlanma çağı’ da diyebiliriz.

Peki, bu bilinç sıçramasını yapamayanları neler bekliyor?
Ruhsal olarak sıkıntı çekeceklerini düşünüyorum. Çünkü onlar, korku ve endişe alanına inecek. Güven ve sevgi enerjisini yaşayan kişilerse, geçişi çok rahatlıkla yapabilecek. Zihnimizin daha yüksek potansiyelini kullanacağımız, aydınlık bir dönem başlayacak. Aslında böyle bir geçişin olacağı dönemi yaşayacağımız için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

KRİSTAL ÇOCUKLAR BİZİ GEÇİŞE HAZIRLIYOR
Bir de kristal çocuklardan bahsediliyor, bu çocukların 2012 ile bağlantısı nedir?
Kristal çocuklar, Indigo çocuklardan sonra gelen kuşak. Genetik ve düşünce olarak çok farklılar. Aslında onlar bizlere bir şeyler öğretmek, 2011-2012 yıllarında beklediğimiz geçiş alanına hazırlanmamız için geliyor. Beynimizin bazı bölgelerini kullanmadığımızdan kozmik alan bilgilerinin olduğu bölgeden o bilgileri henüz alamıyoruz. Ama bu çocuklarda bu yetenek var. Telekinezi, telepati gibi yeteneklere sahip bir gruptan bahsediyoruz.

Kirli zihinler kuantumla nasıl temizleniyor?
Siz kuantum koçluğu da yapıyorsunuz, bu sistem nasıl çalışıyor?
Kişiler aslında ne yapmaları gerektiğini bilinçaltı düzeyde bilir, ancak zihin bunu bilmez. Çünkü ego kafasını karıştırır. Zihin geçmişte yaşadığı deneyimlere göre olayları farklı olarak algılamaya meyillidir. Geneller, çarpıtır ya da bozar. ’Ne yapsam başarılı olamıyorum’, ’kimse beni sevmiyor’ vs. hepsi bir inanç sistemidir. Kuantum koçluğunda akıllıca sorularla kişinin asıl yaşadıklarını yüzeye çıkartırız. Sorularla bu kişilerin inanç sistemlerini ilk önce bilinç düzeyinde erozyona uğratıyoruz. Sonra diğer koçluklarda olmayan bir şey yapıyoruz ve bunu bilinçaltına yerleştiriyoruz. Bunun sonrasında insanlar kendi güçlerinin, yapabilirliklerinin farkına varıyor. Kuantum koçluğu çok hızlı ilerleyen bir sistem. 4 ana bölümden oluşuyor; öğrenci, yaşam, nefes ve kariyer koçluğu. Kariyer koçluğu; hem şirketlerin hem de şirket içi çalışanları ilgilendiriyor. Hedef; çalışanların şirketlerinin vizyonunu anlayabilmesi ve bu vizyona uyumlu olarak çalışabilmeleri. Her departman için farklı bir çalışma yapılması gerekiyor.

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=4676

KONUŞARAK ÇALIŞANLAR

Hayatımızın her evresinde ilginç bir insan tipiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu tipler; bir şeyler üretmeyen, yaratıcılığı, buluşçuluğu olmayan, yalnızca mevcudu paylaşma kavgası veren tumturaklı söz söyleme ustaları olarak tanımlanan tiplerdir.  

 

Önlerine bir miktar odun kütüğü konulup, ellerine bir balta verilerek “Bu kütükleri sobada yakılabilecek hale getirir misin?” denildiğinde; baltayı eline alıp şöyle bir evirip çevirerek ve kütüklere bakarak, rica edene dönüp “Baltayı şu şekilde tutacağız, düzgün bir kütüğün üzerine konulan başka bir kütüğü şöylece yerleştirip, baltayı  şöyle indireceğiz.”der ama zahmet edip isteneni yapmazlar. Kendisinden ricada bulunanın işi yapmasını beklerler. Bu tipler ne politikacı olarak tanımlanabilirler ne de siyasetçi…

 

Bu toplumda inanılması güç bir süreç yıllardır işliyor: Tıkanmış bir tuvaleti açmanın bile belirli bir metod kullanılmaması halinde imkansız olduğunu çoğumuz biliriz. Bu denli basit bir sorunu dahi bir “yöntem”le çözmek gerektiğini idrak edip, ya bilen birisini çağıran ya da nasıl yapılması gerektiğini öğrenmeye çalışan insanlarımız, bu tiplere her zaman kanarlar; onların hiçbir işe yaramadığını bildikleri halde yine de söylediklerine kanarak kendilerini sömürmelerine ve rahat yaşamalarına belki de basit ve kestirme çözümlere karşı eğilimlerinden ötürü, bu ehliyetsiz kişilere  çanak tutarlar. Kısacası, kalitesizlik özleri değişmeden kalite propagandası yapıla yapıla bir süre sonra kalitesizlik kalite olarak anlaşılmaya başlanır. Bu tiplerin ellerinden gelen tek bir haslet vardır. Yalan söylemek…

 

Yalan, dünyanın yapılabilecek en kolay mesleği, icra edilebilecek en kolay sanatı, keşfedilebilecek en zor şeyleri kolayca keşfedebilmenin en kolay yoludur Karşımızdaki insanın, yalan söylediğini anlasak bile, bir çoğumuz bunun doğruluğunu araştırma ihtiyacını duymuyoruz Karşımızdakilerin duymak istediklerini onlara söylemek, onların mutluluğunu görüp karşılığında ödüllendirilmek, hepsi küçücük bir yalanın büyük eserleridir Eğer doğruyu söylemiş olsanız başınıza gelebilecekleri asla tahmin edemezsiniz

 

Teknolojik ilerlemelerin bu kadar hızlı ve yoğun yaşanması da engelleyemiyor yalanı ve yalan söylemeyi Hatta yalan ve yalancılık çağa ayak uydurup hızla büyüyüp ve gün be gün gelişim gösteriyor Tıpkı bir bukalemun gibi ortama, çağa, mesleğe, sanata, kısacası her şeye uyum sağlıyor

KARADENİZ PETROLÜ

Karadeniz’de petrol aramak için yıllardır ön çalışmalar mevcuttu. Yüzeyin 1500 metre kadar derinlerindeki balçık tabakasının alt kısımlarında yüksek graviteli petrol olabileceği yapılan sismik ve jeolojik etüdlerle ortaya konulmaya çalışılmıştı yıllardır. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), bu iş için yatırım bütçesinin önemli bir bölümünü sarfediyordu.

 

TPAO, Brezilya’lı  petrol şirketi Petrobras ile protokol yapıp derin stratigrafik sondaj için kule - platformu getirmiş durumda ve boğaz köprülerinin altından geçebilmesi için kulenin kesilmesi, daha doğrusu demonte edilerek sondaj yapacağı sahaya geçmesi için çalışıldığı belirtiliyor. Öngörülenin  2500 metrelik sondaj olduğu bildiriliyor. Tahmini rezervin ise 15 milyar varil (-2.8 milyar ton) olduğu vurgulanıyor. Yıllık ihtiyacımızın 35 milyon ton olduğu düşünülürse!…

 

Petrol, şu andaki bilinen dünya rezervi ve tüketim gözetilince 30 yıla kadar bitecek bir enerji argümanı olarak biliniyor. Yeni bir sahada ve rezerv olarak mükemmel petrol bulununca, bulan ülkenin ekonomisi kendiliğinden şahlanıyor haliyle. Bunun tipik örneği Kuzey Denizi Petrolü…Bu sayede İngiltere ve Norveç ekonomik bakımdan refah seviyesini bile aşmış durumdular şu an.

 

Türkiye ise tükettiği petrolün ancak % 10 kadarını istihsal edip, kalanını ithal etmek mecburiyetinde olan bir ülke olduğundan sonuçlar ortada. Fasit daire içinde kıvranıp duruyoruz. Bu müjdeli haberler ve gelişmeler sevindirici olmaz da ne olur?

 

Yeni Petrol Yasası gereği, eğer petrol bulunur ve işletilmeye alınırsa % 60 ının yabancı ortağa gitmesi gibi bir açmaz mevcut ortada. Daha önceki bir yazımda, muhalefetin bu Kanun çıkarılırken saçmalayacağına; savaş ve olağanüstü durumlarda tamamının devletin hakimiyetinde olmasına dair madde koydurmalarının daha iyi olacağını vurgulamıştım. Onlar, polemiği TC’nin çıkarlarından daha önde gördükleri için olacak tınmadılar bile haliyle.

 

Umarım petrol kapanına rastlanır ve güzelim ülkemiz ile vatandaşlarımız lâyık oldukları refaha bir an önce ulaşırlar. Tek endişem; Dünya’nın Bor rezervinin % 75 ine sahip ülkemizin, basiretsiz politikalar nedeniyle asgari 250 yıl müddetle Dünya’yı parmağında oynatabilecekken oynatamamasının nedenleri gibi bir durum ortaya çıkmaz. Bulunacak ve işletilecek petrol, sadece ülkemiz ve vatandaşlarımızın yararı için kullanılır

DOMUZ GRİBİ

Nedendir bilinmez!…Son zamanlarda adeta üzerimde ölü toprağı var gibi.

 

Aslında değinmem gereken birçok güncel olay var, var ama içimden hiçbir şey yazmak geçmiyor ve üşeniyorum sürekli. Hangisine değineyim!…Demokratik Açılım denen Kürt azınlığın densizliklerini affetmeye yönelik ucube tasarı mı?Geçen ay şahit olduğum maden sahası dolandırıcılığı teşebbüsü mü? Geçici olarak içinde bulunduğum mali açmaz mı?….saymakla bitmez bunlar…

 

Bir dostumla sanal ortamda sohbet ediyordum ki, korkunç bir durumla ilgili şikayetleri dikkatimi celbetti. Olay sağlık sektörü ile ilgiliydi ve son zamanlarda vitrinden hiç ama hiç düşmüyordu. Okurlarım neden bahsettiğimi anlamışlardır hemen.  Domuz Gribi veya H1N1 denen virüs.

 

Sağlık sektöründe çalışan dostumun  açıklaması gerçekten korkunçtu. Çalıştığı hastanede iki adet virüs vakasıyla karşılaştıklarını; hastane yönetiminin birkaç tane olsa bile koruyucu maske alıp personele dağıtmadığını; Allah’a emanet edildiklerinden dem vurup, Sağlık Bakanlığının da aşı yapılmasını istediğini ama kimsenin gönüllü olarak aşı yaptırma yoluna başvurmadığını söylüyordu.

 

Elde edilen aşıların deneme amaçlı olarak 3.Dünya Ülkelerine gönderildiğini; Doktorların aşı olunmaması yönünde telkinlerde bulunduğunu da söyleyince meraklanıp şöyle bir dolaştığımda konu ile ilgili ilginç haberlere de rastladım.

 

Aşının ilk olarak üretildiği ABD’de, aşı yaptıran bir genç kızın yürüme yeteneğini kaybettiği; ilginç olanın ise, yürümeye çalışırken kasılıp birkaç saniye sendeledikten sonra yere düştüğünü ama geriye doğru yürürken veya koşarken zorluk çekmediğinden bahseden bir haberde; doktorların,  milyonda bir görülen bu nörolojik(-sinirsel) hastalığın H1N1 aşısıyla tetiklendiğini belirtmeleri de oldukça ilginç.

 

Doktorlar, bu vakadan dolayı insanların aşı olmaktan kaçınmamaları gerektiğini söylese de aşı ile ilgili tartışmalar daha da şiddetlenecek gibi görünüyor. Yazımı teknik bir bilgi ile tamamlarken; hijyene azami dikkat sarf etmeleri gerektiğini vurgulayayım.

 

ABD ile Kanada’ya yayılan ve Avrupa ile Avustralya’da da izlerine rastlanan virüs, insandan insana geçebiliyor ve insan, domuz ve kuş gribi karışımından oluşan bir virüs olarak tanımlanıyor.Domuzlardan kaynaklandığı tahmin edilen virüs, insandan insana, hapşırık, öksürük ve hatta ele bulaşması halinde tokalaşma yoluyla bulaşabiliyor

 

 

 

SİMURG

SİMURG

 

Tasavvuf ile ilgilenen hemen herkesin bildiği bir kıssa vardır;

 

Hani kuşlar kendilerine bir kral seçmek istemişler ve Kafdağı’nın ardında ikamet etmekte olan Simurg’u yani Zümrüd-ü Anka’yı kral seçince de ona biat için yola çıkmışlar, ancak yolda hemen hepsi telef olmuşlar da; hedefe varan sadece 30 kuş imiş ve vardıklarında da can çekişiyorlarmış. Ama Kafdağı’na vardıklarında buldukları Simurg’un kendilerinden başka bir şey olmadığını anlayıp anlamadıkları da halen tartışılır. Çünkü Simurg, Farsça’da  otuz kuş demektir.

 

Malum…Ramazan ayındayız. İbadet, içimizin arınması içindir. Herkes kendi amellerinden sorumludur ya, ibadet içinde ayni şeydir. Sadece anlayabilme açısından küçük bir nüans farkı vardır diyebilirim.

 

İbadet ederek, açık anlamların bütün yükünden kurtulup kendisiyle baş başa kalabilen kişiye halk arasında ermiş derler. Bu kişiler o andan itibaren yakınlarında bulunanları irşad ederek ayılmalarını sağlamak isterler genellikle. Ancak, açık anlamlarını sayıp döktükleri nitelikleri; insanların büyük çoğunluğunun kafaları niteliksiz bir varlığı kavrayabilecek kadar olgunlaşmadıklarından, anlatmakta zorlanır ve çabaları genellikle boşa gider.

 

Normal bir insanın aklı hiçbir doğaüstü yeteneğe inanmaz. “Acaip ve garaip görmek istersek kendimize bakarız.” derler. Yunus Emre ne diyordu mısralarında?…

 

 Allah’ı ararsan gönlünde ara,

Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir.

ÇORUM VAKASI - O KAFA

Çorum’da önceki gün garip bir vaka olmuş. Valilikte yapılan bir brifing toplantısına katılıp, ildeki maden sahalarıyla ilgili bilgi vermek üzere kürsüye çıkan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nde görevli Jeo.Müh. Veysel UYKAN,  brifingine devam ederken Vali Mustafa TOPRAK müdahale edip 657 sayılı yasa kapsamında olup olmadığını sormuş ve bizim mühendisimiz de Evet sayın Valim. Ben devlet memuruyum açık arazilerde incelemelerde bulunuyorum”” demiş.

 

Bunun üzerine öfkelenen Vali TOPRAK, “Kurul üyelerinin karşısında konuşmak için kürsüye çıkıyorsunuz. Bu şekilde kot pantolon ve top sakalla kurul üyelerinin karşısına çıkmanız sizce doğru mu? Sizi kınıyorum. Bu yaptığınız tasvip edilemez. Lütfen kürsüden inin!…”  diyerek sesini yükseltmesi üzerine, kot pantolon ve top sakallı mühendisimiz önce kürsüden inmiş, yerine oturacakken vazgeçip kapıyı hızlıca çarparak salondan çıkmış.

 

Buraya kadar anormal bir durum olmadığı aşikâr tabii ki. Devlet Memurlarının bir “KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ” vardır ve memur statüsündeki herkes bu kurallara uymak zorunluluğundadır. Beyaz yakalı olarak tabir edilen işçi statüsündeki personel de yönetmeliğe tabiidir haliyle. Aksi takdirde başıbozukluk yani kılık kıyafet anarşisi oluşur ki hiç te hoş olmayacağı kesindir.

 

Bu vakada göz ardı edilen bir husus var ki, değinmeden geçmek; aba altından sopa göstermek gibi olur. Bilindiği üzere yazlık ve kışlık kıyafetler bu yönetmelikte sarih olarak belirlenmiştir. Önemli durumlarda yaz aylarında bile toplantı gibi etkinliklere katılan personel kravat takmak zorunluluğundadır.  Yani kısa kollu gömlek giyebilir ama kravatlı olması şarttır. Kılık açısından ise yönetmeliğin belirttiği şartları göz ardı etmek devlet memurluğuna yakışmaz. Normal bir bıyık, bir-iki günlük sakal yönetmeliğe uygundur bildiğim kadarıyla. Peki diyeceksiniz şimdi haklı olarak…”Madem  böyle niçin aba altından sopa göstermek gibi olur diyerek paragrafa başlıyorsun.” Açıklayayım:

 

MTA Genel Müdürlüğü, toplam 12 Bölge Müdürlüğü ve bunların bünyesindeki Kamp Şeflikleri vasıtasıyla hizmet verir. Çorum ili, Sivas’taki Orta Anadolu I.Bölge Müdürlüğü sınırları içindedir. Çorum il merkezi veya ilçelerinde sürekli açık olan  Baş Mühendislik veya Kamp Şefliği bulunmamaktadır. Arazi şartları elverdiği sürede geçici olarak kamplar açılır ve belirli programlar dahilinde etüt ve sondaj çalışmaları yapılır. MTA Genel Müdürlüğünün de kendi KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ vardır ve özünde devletin yönetmeliğine uyumludur

 

Ancak, açık arazide hizmet veren teknik elemanlar veya işçilerin şartlar gerektirdiği takdirde bu yönetmeliğin esnek hükümlerinden yararlanma hakları mevcuttur. Akl-ı selim bunu gerektirmektedir. Kalkıp, takım elbise ve kravatla dağ bayır demeden koşuşturan, toprakla, çamurla boğuşan personele dayatma yapamazsın. Vaktiyle bizzat yaşadığım için iyi biliyorum ve benzer durumlarla da kesinlikle karşılaşmışımdır ama her halukârda  anormallikle karşılaşmamışımdır bu hususta.

 

Vakada ders alınması gereken husus ise kanımca şudur:

 

Vali, brifing bitene kadar sabredip mühendisimiz kürsüden indiği zaman babacan bir yaklaşımla verdiği bilgiler ve aydınlatmaları için teşekkür ettikten sonra, yönetmeliği hatırlatıp uymakla mükellef olduğunu; şartlar nedeniyle bu seferlik görmemiş bulunduğunu ve benzer durumlarda dikkatli olmasını söylemeliydi. Bu şekilde değil de fevri bir davranış sergilemesi, böyle büyük bir makamı işgal eden birini yakışmıyor bence…

 

YA SİZCE!…

 

 

HAYIRLISI ARTIK!…

 

Sitemi hazırlarken aklımdan geçen ana tema, doğup büyüdüğüm yerlerin tarihsel ve kültürel kişiliklerini tanıtmak; şahit ve tanık olduğum olgu  ve bulguları irdeleyip paylaşım amaçlı ziyaretçilerime sunmak, bölgenin genel ve özel kültürel değerlerini tanıtmak, almış olduğum eğitim alanı içerisinde kalan güncel olayları irdelemekten başka bir şey değildi…

 

Kim derdi ki; bir olay ve buna bağlı olguları isim vermeden betimleyip yazdığım eleştirel yazıyı üzerine alan bir siyasetçi bozuntusunun, birtakım  tehditleri ve şikayetine maruz kalacağımı!..

 

Geçenlerde Mahalle Muhtarının haber vermesi üzerine ilçe savcılığına gittim ve şikayete dair ifademi verdim. Şikayette, yazımdan alıntılar ile hakaret ve iftiralarla karşı karşıya bulunduğunu iddia eden malum şahısın ifade tutanağını okuyunca o anda karar verdim ve bilerek kendimi okkanın altına atmaktan çekinmedim. Amiyane dille ÇANAK İFADE verdim savcıya…İstedim ki, sadece eleştirel bir yazı ve olabilecek sonuçları betimlediğim makalem 2007 başlarında yürürlüğe giren 5651 sayılı İnternet Suçları Yasası kapsamına girmediği halde, savcılık Kamu Hukuku adına dava açsın ve bu dava kapsamında olay genelleşsin…

 

Dün (28.05.2009) postacı iddianameyi getirdi. Umduğum gibi davacı K.H. ve suç Hakaret.

 

Aziz NESİN’in ZÜBÜK isimli romanını okuyanlar, romanın kahramanı İbraam ZÜBÜKZADE ve maceralarını bilirler. Komik bir dille yazılan ve filmi çekildiğinde rahmetli Kemal SUNAL’ın olağanüstü oyunuyla izleyicileri kırıp geçiren bir filmdir ve gerek sinemada gerekse TV kanallarında bu filmi izlemeyenin olduğunu da pek sanmam. Hele, Zübükzade’nin kendini kovalayan belde sakinlerinin şerrinden kurtulmak için bir mezarlığa girip abdestsiz ve destursuz namaza durarak bütün gün namaz kılması sahnesi milletin gülmekten yere yatmasına neden olmuştur ya; bu sahne ile karşı karşıya bulunduğum durum arasında bağlantı kurmaktan kendimi alamıyorum. Tabii ki bu bağlantıda Zübükzade tipi bizim malum şahıstan başkası değil…

 

Bizim siyasetçi dostumuz anlaşılan şahsımı tanımıyor olacak…Bunca yıllık hayatım boyunca ilk gençliğimdeki delidolu maceralarım nedeniyle belki 20 kez karakolda gecelediğim halde, hiçbir zaman adliyeyle işim olmadığını; sadece 3 kez hakim karşısında olduğumu (-ki bunun 2 tanesi zaten boşanma davasıyla ilgiliydi), kesinlikle ve kataan sabıka kaydım bulunmadığını, kursağımdan bir lokma olsun haram geçmediğini belki biliyordur belki bilmiyordur ama, bir zamanlar büyük bir partinin genel merkezinin bulunduğu ilde o partinin İl Başkan Yardımcılığı görevinde bulunduğumu bilmediği kesindir ki, şahsımı sahipsiz sanma yanılgısına düştüğü aşikâr…

 

Bundan sonrası Adalet mekanizmasına bağlı haliyle ve kırk tilkinin dolaştığı halde hiçbirinin kuyruğunun birbirine değmediği bir beyne sahip(-hehehe!…kendimi nasılda güzel ifade ediyorum dimi?) şahsım nasıl hareket edecek?

 

Sitemin kuruluş amacına ters olduğu halde yazma ihtiyacını duyduğum  bu olay nedeniyle sevgili ve saygıdeğer ziyaretçilerimi rahatsız ettiğimden dolayı özürler…Gönlüm istiyor ki yine ilgi çekici konular ve kişilikler bulup yazayım ki istifade edilsin. İnşallah o minvalde devam edeceğim…

ZAVALLILIK, HEM DE DANİSKASIYLA…

Bir önceki yazımda isim vermeden bir şahsı kıyasıya eleştirip, vakti zamanında yaptığı olumsuz davranışlarını ve yanlış hareketlerini belirtmiştim ya… Anlaşılan zülf-i yare iyice dokunmuşum ki bugün bazı olaylarla karşılaştım. 

 

Kahvede oturmuş oyun seyrederken belediyenin bir Şoförü gelip beni çağırdıklarını söyledi. Sebebini sorduğumda da yazıdan bahsetti. Biraz lâflayıp binaya gittik. Siteyi açarken hışımla geldi malum şahıs ve uzattığım elimi bile sıkmadan açılmış olan sitedeki yazıyı gösterip bu ne dedi ve “Kaldırın şunu masadan!…” deyip sayfanın çıktısını alarak “Seni mahkemeye vereceğim” dedi.

 

Böyle kuru sıkı tehditler vız gelir haliyle…

 

Neyse, kahveye dönüp biraz daha oyun seyredip birkaç kişiyle sohbet ettikten sonra kahvenin önündeki arabama atlayıp aşağı mahalledeki kahveye gittim ve arabayı park ettiğimde sağ arka lastiğin inik olduğunu gördüm. Meseleyi çaktım haliyle…Pompam olmadığı ve orda da bulamadığım için bir dostun yardımıyla stepneyi taktım ve biraz da orda lâflayıp eve gelerek yemeğimi ocağa koydum. BOZO ya yalını verdim ve elimi yıkayayım dedim…Vay canına sevgili okurlar…Bir tıssssss!….sesi ve su kesik….

 

Hemen duvar dibine göz attım, şebekeye bağlantı yerinin üstün körü kazılıp kapatıldığını fark ettim. Zaten saat 20.30 olduğundan karanlıkta komşunun kızının tuttuğu pilli elektrik ışığında kazdım…Vana bağlantısı tapa ile kapatılmış ve bağlantı borusu dirseğinden iptal edilmiş…Komşu kocakarıya sorduğumda su görevlisinin gelip çalıştıklarını gördüğünü söyledi tabii….

 

Belediyeye ne su borcum bulunuyor ne de herhangi bir vergi v.s borcu. Şimdi malum şahıs, “seni mahkemeye vereceğim” derken sanırım aklından geçirdiği “KİŞİSEL HAKLARA SALDIRI” meselesiydi ki, isim vermeden eleştirdiğim için kendi üstüne alınması zaten “YARASI OLAN GOCUNUR”  özdeyişine uyuyor sanırım. O zaman, sözle tehdit edeceğine açsın davayı…Nasılsa yerim yurdum belli…Mahkemeye çıkıp kendimi savunmaktan da aciz değilim çok şükür!….

 

İyi de, bu yolu takip edip kozunu adalet yoluyla oynayacağına neden adamlarına emir verip arabamın lastiğinin havasını indiriyor? Neden suyumu kestiriyor?

 

İşteeee….ZAVALLILIK, HEM DE DANİSKASIYLA… derken bunu kastediyorum.

 

Fazla söze ne hacet!!!!!…..

 

İLAVETEN: Meğer adrese dayalı nüfus kayıt sistemiyle ilgili olarak, kaydımın beldede olmaması gerekçe gösterilerek kesildiğini söyledi malum şahıs ve kaydını yaptır açtırayım dedi. Abonelik adıma değil babam adına yapılmıştı. Bunu söylerken tehditvari konuşmasına binaen bir kez daha ZAVALLILIK….NE ZAVALLILIK AMA!….diyorum.(25.04.2009)

 

 

 

HERKES LÂYIĞINI BULUR

 

 

Malum, küçük bir belde/köy’de yaşıyorum. Burada doğdum ve Allah(CC)’ın izniyle yine burada toprağa gireceğim. Önceki yazılarımda da değindiğim gibi, adeta bir cennettir yaşadığım yer. Bunu, doğup büyüdüğüm yer olduğu için değil; gerçekte böyle olduğu için, yılın 4 mevsimi 12 ayında yeşilin her tonunun hakim olduğu bir yer olduğu için bilhassa vurguluyorum. Günün önemi nedeniyle seçimlere değinmem kaçınılmazdır haliyle.

 

Aslında burada doğan veya başka yerlerde doğduğu halde kütük kaydı beldede olan insan sayısı 6500 civarındadır. 1990 nüfus sayımında köyde ikamet edenler 2064 çıktığı zaman, başta babam olmak üzere herkesin küçükte olsa katkılarıyla, daha iyi hizmet alabilmek, modernleşebilmek için belediye kurulması için uğraşıldı ve 1992 de bu gerçekleşti.

 

Babamın Ankara’daki dükkânında şahit olduğum bir görüşmenin sonucunda, siyasi görüş açısından ilgili olmadıkları halde köyün sözü geçen iki kişisinin desteği sonucu bir şahıs başkan seçildi. Bu şahıs başta köyün ihtiyacı olan birtakım hizmetlerin öncelikle gerçekleştirilmesi sonucu takip eden ilk seçimde de devam ettirdi reisliğini. Ancak ikinci döneminde hizmet yapacağına kendi çıkarlarını tercih etti. İşçilerin SSK primlerini ödemediği halde ödenmiş gibi göstermek, çok uygun bir yerde, köylülerce yapımı gerçekleştirilmiş ancak yarım kalmış 5 katlı bir binayı tamamlamak yerine yeni bir bina yapılmasına karar çıkarttı ve bu bina İller Bankası Kredisiyle yapıldığı için yıllarca belediyenin sırtında kamçı olarak kaldı. Kadirbilmezliği, nankörlükleri de cabası…Yapımı sırasında dolaylı yoldan cebe indirdiğini en iyi kendisi bilir haliyle… Değinmeden geçemeyeceğim: Komşu bitişik köylerin daha iyi yaşam imkânlarına sahip olmak için belediyeye mahalle olarak katılma isteklerini de oralarada hizmet veremeyiz düşüncesi ile nasıl reddettiği de halen kulaktan kulağa dolaşıyor…

 

Bir önceki yazımda değindiğim belediye başkanı yıllarca onun bıraktığı pislikleri temizlemeye çalıştı. Ödenmeyen SSK primlerini ödedi ve bu sayede zamanı gelen personel biraz geç olsa bile emeklilik hakkını elde ettiler. Ancak, reis sağlığını öne sürerek tekrar aday olmadığı için yeni bir başkan seçimi gerekti haliyle ve malum kişi de o kadar yüzsüzlüğü, bu kadar ayyuka çıkmış hırsızlığı varken yine de aday oldu.

 

Elimden geldiğince izah ettim belde halkına…Ona oy vermeyin de kime verirseniz verin dedim ve yaptıklarını hatırlattım tekrar tekrar. Ancak, hem küçük bir yer olduğu için hısım-akraba desteği, hem de vakti zamanında ona destek olmuş çıkarcı kişiliklerin de çabasıyla, az bir farkla da olsa  maalesef yine seçilmiş durumda şu an..

 

Görünen o ki, personel artık maaşını alamayacak, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi sonucu 2000 kişiye göre devlet desteği olacağı ve belediyenin gelir getirecek yatırımları bulunmadığı için, halkın baskısı nedeniyle yapılması elzem olan hizmetleri yapabilmek için yine borçlanma yoluna sapacağından işler daha da sarpa saracak ve hiçbir hizmet yapılamaz duruma gelinecek. Bu da; belediyenin kuruluş amacına tamamen aykırı olacağına göre!…

 

Vah zavallı belde halkım!…Yazımın başlığı boşuna öyle seçilmedi ki…

 

 

 

 

 

.